Her birimiz, kendimizden bile habersiz taşıdığımız sayısız iz'in toplamıyız. Bir bakışta, bir el çekişinde, bir suskunlukta yıllar önce yaşanmış ama adı çoktan unutulmuş bir an'ın gölgesi titrer. Annemizin sesindeki bir tını, çocukluğumuzun bir öğleden sonrasında pencereden vuran ışığın açısı, sevdiğimiz birinin bizi en savunmasız anımızda nasıl tuttuğu ya da nasıl bıraktığı bunların hepsi, biz fark etmeden, içimizde bir dokuya dönüşür ve o doku durmaz; her gün, her karşılaşmada yeniden örülür, söker atar bir ipliği, başka bir yerden yeni bir iplik alır. İnsan dediğimiz şey sabit bir heykel değil, akan bir nehrin üstünde bir an için tutulmuş bir yansımadır. Sen bana baktığında gördüğün, ben sana baktığımda gördüğüm hiçbir zaman tam olarak "ben" ya da "sen" değilizdir; o anki ışıkta, o anki ruh halinde tutulabilmiş bir kesittir yalnızca.
İşte bu yüzden, birini mutlak anlamda anlamayı ummak onun bütün katmanlarını, bütün gizli odalarını, kendisinin bile giremediği bodrumlarını eksiksiz görmeyi ummak, sevginin değil, kibrin işidir aslında. Çünkü ben kendimi bile sonuna kadar anlayamıyorum; içimde benden habersiz kararlar veren, benim adıma korkan, benim adıma seven bir derinlik var... O zaman bir başkasını nasıl bütünüyle kavrayabilirim? Bunu kabul etmek, bir yenilgi değil. Tam tersine, en zarif türden bir saygıdır aslında. Karşımdakine "seni tamamen çözdüm" demek yerine, "senin hep bir parçan benim ulaşamayacağım yerde kalacak ve ben bunu güzel buluyorum" diyebilmek, gerçek yakınlık belki de buradan başlar. Anlamayı bırakıp eşlik etmeyi öğrendiğimiz yerden.
İki ruh asla birbirine tam değemez; aralarında hep, ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım kapanmayan ince bir boşluk kalır. Ama bütün şiir, bütün dokunma arzusu, bütün o "keşke içine girebilsem" hissi işte o boşluktan