nietzsche okumaktan her zaman keyif almışımdır. her ne kadar bilinmedik yazarlar çok okumasam da dostoyevski, camus ve nietzsche'nin yeri hep ayrıdır bende. bu yüzden canım herhangi bir kitap çektiğinde ilk bu üçlüye koşarım.
seçtiğim kısım nietzsche'nin toplumun genel kabul ettiği mutluluk, çıkar gözetmezlik ve bencillik kavramını sert bir şekilde eleştiriyor çünkü ona göre bu insan doğasının karmaşıklığını açıklamak yerine görmezden gelmek anlamına geliyor. nietzsche'nin burada asıl altını çizdiği şey insanın kendi ayaklarının üzerinde durması gerektiği ve her şeyin buradan yola çıktığı; insanın kendi kendine yeterli, güçlü ve özgür olması gerektiği. çünkü insan başka birine güvenerek ya da toplumun dayattığı gerçeklerle beslenip yaşarsa bu bağımlı bir bilinç olur. sevmek ancak bağımsız bir kişinin alabileceği bir yüktür. çünkü insanların psikolojileri, duyguları ve düşünceleri bile toplum tarafından bir kalıba sokulabilir. ona göre insan ancak kendi varlığını sağlam temeller üzerine kurarsa gerçek anlamda birini sevebilir. topluma göre birini seviyorsan hiçbir beklentin olmamalı, gerçek sevgi karşılıksız ve çıkar gözetmezdir. nietzsche'ye göre bu bir saçmalık çünkü insan birini severken aslında karşılıksız bir şey yapmaz. sevmek bize tatmin, mutluluk ve huzur verebilir. sevgiyi dramatikleştirebilir, romantize edebiliriz. sevginin rüyasında insan kendini kaybedebilir. aslında sevgi karşılıksız değil, insanın kendi varlığıyla ilişkilidir. her zaman insanın kendisine dönük bir şeydir. eğer insan kendi kendini ayakta tutamıyorsa sevgisi bir bağımlılık olur. bu yüzden karşılıksız, çıkar gözetmeyen sevgi diye idealize edilen şey, aslında zayıflık ve öz sevgi eksikliğinin bir maskesidir.