Özel öğretimin bu keyfiliğinin en çarpıcı kanıtı, çoğu ülkede halen şahısların spekülasyon ruhuna terk edilmiş olan modern kadın eğitimidir (fruntimmersuppfostran). Bu yaklaşım kadının terbiyesini aile dışına taşımakla kalmamış, onun öğretimini de aşırı bir yüzeyselliğin, gösterişin ve kibirin hizmetçisi haline getirmiştir. Bu sözde eğitim hakkında ne kadar olumsuz şey söylense azdır ve yasa koyucu buna karşı mücadele etmek için en güçlü şekilde göreve çağrılmalıdır. Bu yozlaşmış eğitim anlayışı, eğitimli sınıfların aile hayatını vuran ve devletteki çürümeyi başlatan en bereketli kaynaktır. Terbiye aileye, öğretim ise devlete aittir; her ikisinin de görevini yapmayıp bunu kişisel kazanç hırsına terk ettiği yerde, hem aile hem de devlet, üyelerinin ahlaki çöküşü şeklinde bu ihmalin meyvelerini toplamak zorunda kalır.
Buradan şu da anlaşılmaktadır: Halk okullarındaki (folkskola) kamusal halk eğitimi, aile içindeki eğitim eksikliğini dolduran geçici bir ikame, hatta İsveç'teki ünlü bir yazar ve bilim insanının iddia ettiği gibi adeta "kötünün iyisi" zorunlu bir fenalık olarak görülmemelidir. Aksine, halk okullarının kurulması medeniyet yolunda devasa bir ilerlemedir; çünkü bu okullar vasıtasıyla çağın genel kültürü ulusun tüm sınıflarına nüfuz eder. Halk okulundaki öğretim çok fazla dersi kapsayamaz, ancak öğrencinin okulu bıraktıktan sonra kendi eğitimini kendisinin sürdürebilmesi için bilgiye karşı bir şevk ve arzu uyandırmaya odaklanmalıdır.
Bundan, dinin bir insanın kamusal faaliyeti üzerinde hiçbir etkisi olmadığı sonucu elbette çıkarılamaz. Dinin dünyevi şeylerin kusurluluğu karşısında sunduğu teselli bile, insan zihnini güvenle çalışmaya teşvik eder. Dinin her ahlaki emri insanı mükemmelleştirmeyi amaçladığı için, kişinin içinde bu yönde bir çaba uyandırmalı ve toplumsal kurumlardaki eksiklikleri daha iyi olanlarla ikame etme niyetini beslemelidir. Dolayısıyla bir din, Tanrı kavramını ne kadar saf sunarsa ve bunun sonucunda insanın vizyonunu ne kadar yükseğe koyarsa, o dine inanan uluslar o kadar hızlı gelişecektir. Buradan, ilk olarak, dini bir terbiyenin devlet için de ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
İkinci olarak, bir ulus medeniyette ilerledikçe, yasa ve geleneklerin dinin emirleriyle giderek daha fazla uyumlu hale gelmesi gerektiği, buna karşılık dini zihniyetin kamusal alandan ziyade özel hayata ve aileye doğru çekileceği sonucu çıkar. Atalarımız Tanrı adına nice zalimce kamusal kararlar alır, dualar ve şarkılar eşliğinde insan asar ve yağmalardı; bugün ise ne duaya ne de şarkıya ihtiyaç duymadan okullar ve bakımevleri inşa ediyor, köleliği yalnızca insanlık adına ortadan kaldırıyoruz.
Kadın ve erkeğin soyun devamı için birleşmesi doğal bir dürtünün sonucudur ve sadece bu açıdan bakıldığında, tüm soyları ayakta tutan aynı doğa yasasına bağlı sayılmalıdır. Fiziksel olarak çaresiz olan çocuğun ortak bakımı için her iki eşi hâlâ bir arada tutan sevgi de hayvanlarda da bulunan doğal bir dürtüdür. Ancak tüm bunlar, doğallıkla aileyi olması gereken şey, yani ahlaki bir topluluk (sedligt samhälle) yapmaz. Çünkü doğa felsefesi açısından soy sürecine ne kadar büyük bir önem atfedilirse atfelsin, bu süreç, ahlaki eylemi birlikte oluşturan moralite (moralitet) ve legalite (legalitet) uğraklarının hiçbirini barındırmaz.
Ailenin ahlaklılığı, yalnızca ebeveynlerin çocuklarını akıl ve ahlaka uygun olarak —ya da günlük dilde denildiği gibi, toplumun değerli vatandaşları olarak— yetiştirmek yönündeki sevgi dolu bağlılıklarında aranmalıdır. Çünkü bu sayede yetiştirici, bir yandan doğal arzudan ve keyfiyetten bağımsız, nesnel bir amaca sahip olur; diğer yandan bu nesnel bağdan özgürleşir, çünkü çocuklara duyulan doğal sevgi, onların tinsel gelişimi için sevgi dolu bir kaygıya dönüşerek soylulaşır ve bu bağın yüklediği sorumlulukları özgürce yerine getirir. Aynı şekilde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisi de itaatteki zorlama görünümünü ortadan kaldırır ve doğrudan bir duygu olarak ailenin özünü oluşturan ahlaklılığı onlara da yayar.
Ailenin amacı devletin dışında aranmak istenseydi, aile ahlaki olmazdı. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, devletin dışında hak ve haksızlık için hiçbir en yüksek norm, dolayısıyla hiçbir ahlaklılık yoktur; bu yüzden insani kültürün her ulusun geleneğinde ve bilgisinde sahip olduğu belirli form dışında, aileye de bireye de genel insani bir amaç atfedilemez. Aynı şekilde, birine sadece genel insani bir eğitim vermeyi istemek ne kadar
Çoğumuz bir aileye sahip olma arzusunu derinden hissederiz. Ait olacağımız, hoş karşılandığımız ve bizi anlayan kişilerin olduğu bir yer olmasını arzularız.
Gelişmekte olan çocuklar sınırlarının takdir edildiğini bileye ihtiyaç duyarlar…….Çocuklar anne babalarının kendilerini çektiğini hissettiğinde kendilerini onların duygularından sorumlu hissederler……Ağlama nöbetleri hastalanma bağırma…Böyle davranışlar içindeki anne babaların çocukları büyüdüklerinde sınırlarının soyutlanmalarına ve terk edilmelerine yol açacağından korkan yetişkinlere dönüşürler.
Akşamleyin, garip bir olay oluyordu: Yirmi aile tek aileye dönüşüyordu; çocuklar, hepsinin çocukları. Yurdunu kaybedişler tek kaybediş, batıdaki parlak günler bir tek rüya oluyordu. Hasta bir çocuk yirmi ailenin, yüz kişinin yüreğini sızlatabiliyordu. Şuradaki bir çadırda yapılan doğum, yüz kişiyi bütün gece bekletebiliyor, meraklandırabiliyor ve sabahleyin yüz kişiyi doğum sevincine boğuyordu.