Cövhər Səfiyev

Cövhər Səfiyev
@jovharsafi
Azərbaycan, 30 Ağustos 2000
11 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
I. - Oturmamış içgüdüler, hasara uğramış inançlar, takıntı ve mızmızlanmalar. Romalar'ı ve Atinalar'ı kollayan genç Alaric'lerin karşısında, her tarafta emekliye ayrılmış fatihler, kahramanlık rantiyeleri; her tarafta hantalların paradoksları. Eskiden salon nükteleri ülkeleri katediyor, sersemleri ya şaşkına çeviriyor' ya da inceleştiriyordu. Süsüne düşkün ve hırçın Avrupa, ömrünün baharındaydı; - bugün, tiridi çıkmış olduğundan, artık kimseyi tahrik etmiyor. Bununla birlikte Barbarlar, onun dantellerinin mirasına konmayı bekliyor ve can çekişmesinin uzamasına öfkeleniyorlar. II. - Fransa, İngiltere, Almanya; belki İtalya. Ya gerisi... Bir uygarlık hangi kazayla durur? Hollanda resim sanatı ya da İspanyol mistisizmi neden sadece bir an parlamışlardır? Dehalarından fazla yaşayan onca halk! Gözden düşüşleri de trajiktir; fakat Fransa'nın, Almanya'nın ve İngiltere'nin gözden düşmeleri, içlerinde tamiri imkansız olan bir şeye, bir sürecin sona ermesine, bir görevin yerine getirilmiş olmasına bağlıdır; tabiidir, izah edilebilirdir, hak edilmiştir. Başka türlü olabilir miydi? Bu ülkeler rekabet, kardeşlik ve nefret ruhuyla, birlikte büyümüş ve birlikte yıkıma uğramışlardır; bununla birlikte, yerkürenin geri kalan kısmında taze dolandırıcı takımı enerji depoluyor, çoğalıyor ve bekliyordu. Buyurgan içgüdüleri olan kabileler büyük bir güç oluşturmak için toplaşırlar; mütevekkil ve sallantıda oldukları an gelir, küçük bir rol için can atarlar. Artık istila edilemediği zaman, istilaya uğramaya razı olunur. Hannibal'in dramı, erken doğmuş olmaktır; birkaç yüzyıl sonra Roma'nın kapılarını açık bulurdu. İmparatorluk açıktaydı, günümüz Avrupası gibi. III. - Batı'nın derdinin tadına hepimiz bakmışızdır. Sanat, aşk, din, savaş - bu konularda, artık bunlara inanamayacak kadar çok şey
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Sisifos Söyleni’nde kişiyi kendini öldürme düşüncesine yönelttikten sonra, aldatmacalardan uzak, bilinçli bir yaşama biçimine dönüşen umutsuzluk, nedeni ve yorumuyla birlikte, ilk yapıtta karşımızdadır: “Bir büyüklük gerekiyordu bana. Onu dünyanın en güzel görünümlerinden birinin gizli umursamazlığı ile derin umutsuzluğunun karşılaştırılmasında buluyordum. Hem yürekli, hem de bilinçli olma gücünü çıkarıyordum bundan.” Aynı biçimde, Başkaldıran İnsan’da, belirsiz bir gelecek adına durmadan yinelenen, acımasız öldürmelerin tarihi içinde ulaşılan aydınlık sonucu da, oldukça belirgin çizgilerle, ilk yapıtta bulabiliriz. Yazarın “öğle düşüncesi” diye adlandırdığı şeydir bu: her şeyi ışıklı çıplaklığı içinde gösteren, insanın doğa ile karşıtlığını, kaçınılmaz ölümü kesinleyen, ama gene de ısıtan Akdeniz güneşinin altında doğan düşünce. İnsanın koşulunda, -tüm yazınların ortak otlağıdır bu- hem sönmez bir büyüklük hem de temel bir uyumsuzluk vardır. İkisi üst üste gelir. Her ikisi de, bir kez daha söyleyelim, tinsel taşkınlıklarımızı bedenin geçici sevinçlerinden ayıran gülünç kopuşta belirir. Uyumsuz bu bedenin ruhunun kendisini alabildiğine aşmasıdır. Bu uyumsuzluğu canlandırmak isteyen kişinin ona bir koşut karşıtlıklar dizgesi içinde can vermesi gerekir. Kafka tragedyayı gündelikle, uyumsuzu mantıkla böyle belirtir. Yaratıcı ya da fatih, bu akraba kafalar için son çaba giriştikleri işlerden de kurtulmasını bilmektir: ister fetih, ister aşk, ister yaratım olsun, yapıtın da var olmayabileceğini kabul edebilmek; böylece her türlü bireysel yaşamın derin yararsızlığını sonuna kadar götürmek, tüketmek. Nasıl yaşamın uyumsuzluğunu görmek ona tüm aşırılıklara dalma hakkını verirse, yapıtlarının oluşturulmasında da daha büyük bir rahatlık, bir kolaylık verir. Usla tutkunun
Dostluk, bir insana yalnızca belleğinin doğru çalışmasını sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri gibi, belki de insanın kendi ben'ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul. Ben'in çekip küçülmemesi, oylumunu koruması için, anılan bir saksı çiçeğini sular gibi sulamak gerekiyor; ve bu sulama işi, geçmişin tanıkları ile, yani dostlar ile sürekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. Onlar bizim aynamız; belleğimiz; onlardan hiçbir şey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı parlatsınlar, parlatsınlar ki, yüzeyinde kendimizi görebilelim. -Dostluk nasıl doğdu? Düşmanlığa karşı birleşme olarak doğduğuna kuşku yok; birleşme olmasaydı, insanlar düşmanlarının karşısında çaresiz kalırlardı. Böyle bir birleşme bugün belki de yaşamsal bir önem taşımıyor. Düşmanlar her zaman olacak. -Evet, ama onlar bugün görülmez ve anonim nitelikte. Yönetmelikler, yasalar. Birileri, senin pencerenin önüne bir havaalanı yapmaya karar verirse ya da seni kapının önüne koyarsa, dostun olan biri senin için ne yapabilir? Sana ancak, yine görülmez ve anonim olan biri yardım edebilir, örneğin toplumsal yardımlaşma örgütü, tüketiciyi koruma örgütü, avukatlar barosu. Dostluk artık, elle tutulabilir kanıtlarla ölçülebilen bir şey değil. Savaş alanında yaralanmış dostu arama ya da kılıcını çekip onu haydutlara karşı koruma fırsatı hiç çıkmıyor. Yaşamlarımızın içinden, büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmadan, buna karşın dostlukları da yaşamadan geçip gidiyoruz. Ötekiler benim üzerime saldırdığında o sustu. Ne var ki, dürüst davranmalıyım: O, kendi suskunluğunu bir cesaret gösterisi olarak kabul etti. Sonradan, bana karşı oluşan toplu psikoza onlarla birlikte düşmediği ve ağzından bana zarar verebilecek tek bir söz çıkmadığı için böbürlendiğini söylemişlerdi.
İnsan yaşamında her bir zamansal, bölünemeyen andaki tecrübede yaşamımızın ve kişisel benliğimizin tamamı mevcuttur. Her bir yaşam-anı, ki nesnel zamanın bölünemeyen tek bir noktasına tekabül eder, içinde üç momenti de aynı anda içermektedir. Bu üç moment şunlardır: deneyimlenmiş geçmiş, şu an deneyimlenmekte olan mevcut şimdi, ve gelecek. Bu üç momenti oluşturan unsurlarsa farkındalık, dolayımsız hafıza ve dolayımsız beklentidir. Maddesel bir gerçeklik olmayan bu muazzam olgu sayesinde yaşamımız, anlamlı ve değerli bir bütünlük olarak, yaşamımızın her anında yeniden olmakta, eylemlerimizi özgür kılmaktadır. Geleceğimiz sadece başımıza geleceklerden ibaret değildir. Benzer şekilde tabii ki maddesel gerçekliği gelecek kodar kolay değiştirilebilir olmasa da geçmişimizin hiçbir parçası anlam ve değer bakımından hakiki manasıyla değiştirilemez değildir. Bu anlam ve değer yaşamımızın bir bütün olarak kıymetiyle ilgilidir ve kendini yenilemeye her zaman açıktır. Gelişmeyi mümkün kılan tatmin, suçun baskısının kademeli biçimde azaltılmasının bir sonucudur. Suç nesneleştirildiği ve kişinin merkezinden uzaklaştırıldığı sürece bu tatmin hemen meyvelerini verir. Eğer pişmanlık suçun etkisizleştirilmesiyse pişmanlık devreye girdiğinde bir yerlerde bir suç olmalıdır. Peki bu "suç" nerededir? "Kötülüğün" bir karakteri olarak suç, eylemlerinin merkezi olan kişide kötü eylemlerin sonucu olarak zaman içinde birikir. Bu bakımdan suç bir niteliktir, "duygu" değil. "Suçluluk duygusu" olarak bilinen şey diğer duygulardan işte bu niteliğie referansla ayrışır. Suçlu hisset ya da hissetme, suç sana hızla yapışır. Suçun varoluşu ve ölçüsü ile suçluluk duygusunun değişken hassaslığı ya da kabalığı yani suçun hissedilmesindeki sınır değerleri birbirinden ayırmak son derece önemlidir. Suçun en
Ama yaşam kısa, zaman hızlıydı, onun gücünün de sınırları vardı. Dünyanın ve insanların resmini yapmak, aynı zamanda da onlarla yaşamak zordu. Öte yandan, engellerinden yakınamazdı, bunları açıklayamazdı da. Çünkü o zaman omzuna vuruyorlardı. “Mutlu herif! Seninki şanın bedeli!”