Felsefe tarihini bir kitapta toplamak ve felsefi düşünme becerisini başta okul çağındakiler olmak üzere okurlarına kazandırmak isteyen yazar, denilebilir ki bundan daha iyisini yazamazdı. Tam bu cümleyi yazdığım anda, yazarın bir filozof için en büyük günah saydığı hatayı işlemiş oluyorum aslında. Yazar bu cümleyi okusaydı, muhtemelen hayal kırıklığına uğrar ve kitabının beklediği etkiyi bırakamadığını düşünürdü. Çünkü o, kitap boyunca herhangi bir konuda kesin ve değişmez yargılarda bulunmanın, insanı felsefi düşünme biçiminden uzaklaştıracağını, onu dogmatik biri yapacağını anlatmayı amaç ediniyor.
Sofie'nin Dünyası bir felsefe tarihi romanı olarak yazılmış. Sofie, 15. yaş gününü bekleyen küçük bir kızdır ve bir gün posta kutusunda ilginç bir mektup bulur. Tek bir soru yazılıdır mektupta: KİMSİN SEN? Bütün bir kitap boyunca da, hem Sofie hem de biz, kim olduğumuz sorusunun cevabını arayıp duruyoruz. Antik Yunan'dan günümüze kadar, bütün felsefi süreçleri kısa ve özlü bir biçimde ele alırken, aynı zamanda Sofie'nin oldukça sıradışı hikayesini takip ediyoruz. Hikayenin kurgusu, kitaba ciddi bir sürükleyicilik kazandırsa da asıl amacı bu değil. Olaylar öyle bir şekilde gelişiyor ki, okur ne olduğunu anlamaya çalışırken, felsefi düşünme biçmini izlemek zorunda kalıyor. İşte bu noktada kitap, bir felsefe tarihi kitabı olmanın çok daha ötesine geçmiş oluyor.
Kitabın sonunda ise ilginç bir biçimde kendimizi hüzünlenmiş buluyoruz. Evrenin, insanın, maddenin ve aklın sırları üzerine düşünüp dururken bizi bu noktaya getirebiliyor olması biraz şaşırtıcı. Sanırım bu hüzünlü hal, insanlığın yüzyıllar boyunca aradığı cevaplara bir türlü ulaşamamasının yorgunluğundan, evrenin sırları karşısındaki büyük çaresizliğinden ileri geliyor. Ancak Sofie'nin hikayesi bize, bu belirsizlik