Tek bir soru. Sadece bir tane. Kayra sordu.
“Nasılsın?”
Bacaklarını iki kişilik salıncağa uzatıp sağ kolunu sırtını dayadığı demire yaslayıp sol kolunu da salıncağın kenarına koydu. Birkaç saniye çevreyi seyretti. Ve başladı konuşmaya.
''Seni kinyas en son fransa'da görmüştüm. Paris'te. Ama kayra, seni en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Neyse, önemli değil. Çok zaman geçti sonuçta görüşmeyeli. Paris'ten ayrılmamı biliyorsunuz herhalde. Zaten çok fazla anlatılacak bir tarafı da yok. Neden bana verdiklerini hala anlayamadığım o bursla, şu an ismini yanlışlık yapmamak için telaffuz etmediğim okula giriş hakkı kazanmıştım. Ama Paris'te okuldan biraz uzakta bir ev kiralamıştım. yani ben uzak olduğunu düşünüyordum. Okulun nerede olduğunu hiç öğrenemedim de!.. Neyse, kaldığım ev çok güzeldi. İki odalı, geniş balkonlu bir ev. Eiffel'i ya da seine'i görmüyordu ama yine de iyiydi manzarası. Bir avluya bakıyordu. üç apartmanın kapısının açıldığı bir avluya... Yüzyılın başından kalmış bir bina... Evet, neyse. birkaç parça vardı evi tuttuğumda. bir yatak vardı salonda. bıraktım valizlerimi yere. 'şöyle bir uzanayım. yol yorgunluğu ne de olsa' dedim. İşte, dört aya yakın yatmışım. Sonra yatağın yayları bozuldu. Rahatsız oldum. Okuldan attılar herhalde bu arada. 'Ülkeden de atılmadan kendim giderim' dedim. Arkadan kelepçelenmiş elleriyle, kollarından yanındaki iki polis tarafından tutulan mahkumun bir omuz hareketiyle birkaç saniyeliğine de olsa, otoritenin elinden her şeye rağmen kurtulması gibi. 'Bırakın! ben yürürüm!' diyen idam mahkumunun darağacına gittiği bir sahne gibiydi, benim de memlekete dönüşüm...Geldiğimde annemi çoktan gömmüşlerdi. Kanser. Göğüs kanseri. Babamı zaten biliyorsunuz. o da kanserden gitmişti. Tabii bir iki palavracı uzaktan akraba çıkıp söylenmeye