Orhan Pamuk'la tanışma kitabım olan bu eseri uzun bir süre aklımdan çıkaramayacağım, hem olaylarıyla hem de anlattıklarıyla. Yazarın anlatımı o kadar güzel ki karakterlerin duygularını anlayabiliyor ve kendim yaşamışım hissine kapılıyordum. Kitap okurken bana o kadar çok şeyi düşündürttü ve hissettirdi ki şu an hepsini kafamda toparlayıp kelimelere dökemiyorum. Kitapta çokça bahsedilen "Kral Oidipus" ve "Rüstem ve Sührab" efsanelerinde beni en çok etkileyen kısım Mahmut Usta'nın da dediği gibi iki karakterin de kaderinden kaçmaya çalıştıkları için kaderlerine yenik düşmesidir. Cem Bey'in de babası yerine koyduğu adamı öldürdüğünü sanmasından sonra suçluluk duygusuyla yıllar boyunca bu hikayeleri okuması, araştırması ve en sonunda hikayedeki gibi oğlu tarafından öldürülmesi ve Cem Bey gibi aynı oğlununun da babasına benzememeye çalışarak yaşaması kendisi olmaya çalışması fakat kitabın sonunda Kırmızı Saçlı Kadın'ın Enver'in tıpkı dedesi gibi yani aynı zamanda babası gibi ucuz sabun ve bisküvi karışımı bir koktuğunu belirtmesi çok çarpıcı bence. "Hayat efsaneyi tekrar eder." düşüncesinin canlı örneklerini kitapta çok kez görüyoruz. Peki bu tekrar edişin sebebi kişiliğimizin özgürlüğümüzden ve hatıralarımızdan geldiği gibi tarihten de gelmesi olabilir mi? Aynı zamanda sürekli bir baba-oğul ilişkisi içerisinde dönen bu kitap babanın rolleri üzerinde de duruyor. Baba çocuğa neyi yapıp neyi yapamayacağını söyler, hayatın sınırlarını öğretir. Babasız büyüyenler alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanar.