Zülfü Livaneli’nin Leyla’nın Evi kitabını bitirdiğimde boğazımda hafif bir düğüm, zihnimde ise İstanbul’un o eski, yorgun ama mağrur kokusu kaldı. Livaneli, toplumsal meseleleri bireysel acılar üzerinden o kadar zarif işliyor ki, kitabı okurken sadece bir hikaye takip etmiyor, adeta o evin gıcırdayan merdivenlerinde Leyla Hanım ile birlikte yürüyorsunuz.
Kitabın kalbinde yer alan Leyla Hanım, Osmanlı’dan kalan bir asalet ile modern dünyanın acımasızlığı arasında sıkışmış bir karakter. Onun yalısından koparılışı, sadece bir mülk kaybı değil; bir hafızanın, bir kimliğin yok oluşu gibi hissettiriyor. Diğer yanda ise Roxy (Rukiye) var. Hayatın sillesini yemiş, sert kabuğunun altında yaralı bir çocuk saklayan o asi ruh... Bu iki zıt kutbun, bir evin enkazı üzerinde kurduğu dostluk beni en çok etkileyen kısım oldu. Livaneli, kuşak çatışmasını değil, insan olmanın ortak paydasını öne çıkarmış.
İstanbul bu romanda sadece bir dekor değil, yaşayan bir karakter gibi. Eski mahalle kültürü ile yeni yetme lüks binaların çatışması, şehrin ruhunun nasıl parça parça eksildiğini yüzümüze vuruyor. Okurken "Aidiyet nedir? Bir yere mi aitiz, yoksa anılarımıza mı?" diye sormadan edemedim.
Eğer şu sıralar hem hüzünlü hem de kalbinizi ısıtacak, dili yormayan ama derinliği olan bir şeyler okumak istiyorsanız Leyla’nın Evi harika bir tercih. Bazı kitaplar biter ama hissi odanızın bir köşesinde kalmaya devam eder ya, işte bu da tam öyle bir eser.
Tavsiye ederim