Yıllardır kitaplığımda bekleyen ve sonunda okuduğum beni derinden etkileyen o muhteşem eser. İki Türk iki Müslüman biri Alevi biri Sünni iki hükümdar. Bir tarafta Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim diğer tarafta Safevi Devleti kurucusu Şah İsmail. Müslümanın müslümana Türk’ün Türk’e düşman olduğu birbirini öldürdüğü bir dünya. Ve kardeşlik Hasan ve Hüseyin ikizlerin birbirlerinden ayrı düştüğü birinin Şah İsmail’in yanında diğerinin ise Yavuz Sultan Selim’in yanında olduğu bir kader ve Çaldıran savaşında ikizini öldürmek zorunda kalan Hüseyin.. kardeşlik, ihtiras, taht sevdası, aşk, intikam, sevgi, masumiyet, ölüm, savaş, hırs, ihanet, tarih eserde her şey var. Sonrasında aşk…. önce Ömer’i sonra Şah İsmail’i, Kamber Can’ı ve en sonda da Yavuz Sultan Selim’i kendine aşık eden Taçlı’nın kendini öldürmesi. Kazanan kim kaybeden kim? savaşta ölen binlerce insan mı, babasının bedduası üzerine sırtındaki sivilceden dolayı ölen Sultan Selim mi, Çaldıran savaşını kaybettikten sonra kendini içkiye verip devlet işlerinden elini ayağını çeken mide kanamasından genç yaşta ölen Şah İsmail mi, güzelliğiyle dillere destan olmasına rağmen kaderinde sevdiğine kavuşamayan Taçlı mı, sevdiği kadının mezarının başında hayatındaki en önemli gerçeği öğrenen Kamber Can mı yoksa savaşta ikizini öldürmek zorunda kalan Hüseyin mi kardeşin kardeşi öldürdüğü savaşta ikizi tarafından öldürülen Hasan mı ? Yıllar geçmesine rağmen değişmeyen dünya mı ?
Şah ve Sultanİskender Pala · Kapı Yayınları · 202537,9bin okunma
İskender Pala süslü divan edebiyatı diliyle yine hayran bıraktı kendine.
Kitap 16.yy da yaşanan Çaldıran Savaşı sürecini ve sonrasını konu alıyor. Osmanlı Devleti'nin başında Yavuz Sultan Selim diğer tarafta Safavi Devleti lideri Şah İsmail bulunuyor. Dönemin siyasi yapısı özellikle din çatışmaları çok gerçekçi bir nitelikte ele alınmış. Her iki devlet yöneticisinin de genelde iyi özelliklerinden bahsedilmiş Yavuz'un devlet için kendi yakınlarını feda edişi, yalnızlığı.. Şah İsmail'in bir şair ve aşık olması.. Aynı zamanda tabi olmazsa olmaz savaşın gölgesinde bir aşk da yaşanıyor Kamber ve Gülizar'ın aşkı.. bu da kitabı okurken tarih ders kitabı değil de gerçekten roman olduğuna ikna olmamızı sağlıyor. Ama İskender Pala'nın böyle bir şey yapmasına gerek bile yok zaten ne yazsa edebi dilinden dolayı biz onu sanatsal bir kitap olarak değerlendiriyoruz.
Dili ağır olmasına rağmen akıcıydı. Yalnız sadece tarihi gerçekliği için okumamak lazım sonuçta gerçeklik payı olan olaylar olsa da bu bir kurgu roman. Yazarın okunması gereken kitaplarının başında geliyor bence. Bütün okurlara tavsiyedir.
Birbirini seven iki gencin, Arzu ile Kamber’in birbirlerine kavuşamamasıyla aşklarının kara sevdaya dönüşmesini anlatıyor. Bir aşk, ayrılık ve acı destanı.
Bu kitap hakkında spoilersız uzun bir inceleme yazmak zor çünkü ilk yarısında Meira'nın unutmuş olduğu geçmişini okuyoruz, ikinci yarısında da olaylar Meira'nın anılarını hatırladıktan sonra yapacağı seçime göre ilerliyor. Bu yüzden yaşanan olaylar hakkında pek bir şey diyemeyeceğim, genel olarak nasıl bir kitaptı ondan bahsedebilirim sadece.
Geçmişte Maria'yı okuyoruz ve Maria gerçekten de saf kötü, iğrenç biri. Böyle bir karakter okumak istiyorsanız sizi kesinlikle tatmin edecektir, gerçekten kötü olan bir karakter okumak benim de hoşuma gitti ancak bir yandan da yaptıkları karşısında kimi zaman kalakaldım. Tavırları da sinir krizi geçirmeme sebep oldu, anne babana yazık gerçekten Maria.
Binadan itme ve - özellikle de - ormanda geçen şu kovalama sahnesinde ağzım açık kaldı resmen, kitaplardaki tetikleyici unsurlardan kolay kolay rahatsız olmam ben ancak bu sahnelerde içim acıdı. O kadar üzüldüm ki o ikisine.
İlk kitapta Uygar'ın ağzından okuduğumuz o uzun bölümler canınızı çok sıkmış olabilir. Benim de sıkmıştı ancak gereksiz değilmiş onlar, hepsi değilmiş en azından. Arka planda yaşananları okumak da ayrı hoşuma gitti benim.
Son olarak da geçmişle ilgili şunu söyleyebilirim ki Uygar'a çok üzüldüm ben. Adamın babası da annesi de üvey babası da hayırsız. Hepsinin cehenneme kadar yolu var ancak beni en çok sinirlendiren kişi annesi oldu. Ben bir ebeveynin kendi hayatını yaşamak, yeni bir sayfa açmak için kendi evladını terk etmesine katlanamıyorum. Tamam, kocan sana gerçekten çok kötü davrandığı için onu bırakıp gitmek en büyük hakkın ancak çocuğunun günahı ne? O da seninle aynı şeyleri yaşamış ve sen onu o adama bırakıp gidiyorsun. Çocuk yıllarca senin için çabaladıktan sonra da yüzsüzce ona o sözleri söylüyorsun. Bakmayacaksan yapmasaydın abla, en başında
Sevgi üzerine okuduğum açık ara en iyi kitaptı.
“Ben sevginin ne olduğunu hiç durmadan anlamaya çalışıyorum. O benim için bazen ruhta parlayan bir güneş oluyor; bazen o güneşte görünen ruh. Yani henüz açıklanmayan bir şey, hani şöyledir böyledir denilemeyen bir şey… İnsan onu ancak hissederse tanır.”
“Sevgi neydi?” diyerek yola çıkan Kamber Can ile birlikte sevginin ne olduğunu aradım. Onun gördükleriyle, hissettikleriyle ve yaşadıklarıyla her olayda sevgiye farklı bir anlam yüklemesi çok güzeldi.
Bir savaş ortamında iki Türk, biri Alevi diğeri Sünni, bitmeyen bir rekabet ve uğruna ölen sayısız Müslüman… Dahası ikiz kardeşlerden birinin diğerine sebep olduğu ölüm ve bunun getirdiği vicdan azabı… Uğruna sayısız şiirler yazılan Taçlı var bir de :)
Olayları bir Kamber’den, diğer taraftan Hüseyin’den okuyoruz. Bu da bize her iki tarafa da eşit mesafeden bakma imkânı sunuyor. Okuduğum ilk tarihî roman oldu. Normalde çok tercih ettiğim bir tür değil, buna rağmen çok keyifle okudum diyebilirim. Kitap hiç bitmesin istedim. Yazarın kalemine bayıldım her ne kadar yer yer objektiflikten biraz uzaklaşmış olsa da çok güzeldi.
Ruh Adam: Bir Zihin Labirenti
Benzerine başka hiçbir yerde rastlayamayacağımız, eşsiz bir roman. Her ne kadar bir kurgu olsa da yazarın kendi benliğinden ve fikir dünyasından yoğun izler taşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit bir hikâye gibi görünse de detaya indikçe, bir gülün katmerli yaprakları gibi sürekli yeni anlamlar sunan bir eser.
Selim Pusat, günümüz dünyasında karşılık bulması çok zor bir karakter. Görüşlerine bu denli sıkı sıkıya bağlıyken, bu uğurda cezalandırılmayı göze alması; ancak tüm bu sertliğine rağmen iç dünyasında "Acaba yanlış mı yapıyorum?" çelişkisini o derinlikte yaşaması muazzam bir kurgu. Kendini sürekli sorgulaması, hatta din konusundaki o sarsıcı iç hesaplaşmaları esere felsefi bir derinlik katıyor.
Hüseyin Nihal Atsız’ın siyasi ve dini görüşlerini az çok bilen bir okur olarak; onun bu kitapta kendini ifade ediş tarzına, şiirlerini olay örgüsünün arasına birer ruh aynası gibi yedirmesine hayran kalmamak elde değil. Ruh Adam; epik, tarihi, felsefi, dini ve hatta bilimkurgu/metafizik gibi pek çok farklı katmanda incelenebilecek çok yönlü bir kitap.
Ancak şunu da belirtmek gerekir: Okuması ve sindirmesi zor bir eser. Hem Atsız’ın fikir dünyasına dair bir altyapı hem de satır aralarındaki sembolleri görebilecek bir dikkat gerektiriyor.
Başlıca Karakterler
Ayşe Pusat: Selim Pusat’ın eşidir. Edebiyat öğretmenidir. Sabırlı, sadık ve asil bir karakterdir. Selim Pusat’ın tüm ruhsal çöküntülerine, hapis hayatına ve zorluklarına rağmen onun yanında dimdik durur. Selim’in içindeki fırtınaları dindirmeye çalışan mantıklı ve şefkatli tarafı temsil eder.
Güntülü: Selim Pusat’ın öğrencisi (özel ders verdiği genç kız). Selim Pusat, genç ve duru bir güzelliğe sahip olan Güntülü’de, asırlar öncesinden gelen efsanevi bir aşkın yansımasını bulur. Selim