Bir tarihçi olarak bu üç müthiş devri (Fatih ,Yavuz , Kanuni) birbirinden ayıramam . Birini diğerine üstün tutamam . Çünkü zincirin güçlü halkalarıdır
Kanuni Sultan Süleyman devri , Batı’nın bile imrendiği bir devirdir. Hem karada hem denizde başarılı zaferlerle gücün zirvesidir
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
TARİHE YÖN VEREN İSLÂM RUHU...
Necip Fazıl Kısakürek'e göre Doğu, yeryüzündeki galip ve aslî rengini, kendisini bütün dünyaya karşı taarruza ve büyük bir aksiyona kaldıran ezelî İslâm ruhuyla kazanmıştır. İslâmiyet'in doğuşundan 15. yüzyıla kadar geçen süre, Doğunun tek bir ferdin içinden başlayarak topyekûn insanlığa doğru yönelttiği yekpâre ve muazzam bir aksiyon çizgisi olarak tarihe geçmiştir. İslâm tarihi, Bedir'den itibaren putları ve bâtılı yıkan, kılıcını merhamet ve ulvî bir prensip emrinde kullanan muazzam bir aksiyon silsilesidir. İslâm'ın ilk nesli olan Sahabiler de ânı ânına vazife şuurunu taşıyan, ebedî bir aksiyon yolunun yanan ve tutuşan yolcuları olarak tarihe yön vermişlerdir. Türklerin tarih sahnesindeki rolü ve çöküşü de bu kavram etrafında şekillenir. Türk milleti, Osmanlı İmparatorluğu kadrosunda Doğuyu en büyük iş, hamle ve aksiyon plânına çekmiş, maddî hamle ve hareket çerçevesinde rakipsiz bir seviyeye ulaşmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, Türk tarihini aksiyon ruhunun mevcudiyetine göre safhalara ayırır. Osman, Orhan, Murad, Yıldırım, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim dönemleri, saf aksiyonun ve imân hamlesinin zirvede olduğu dönemlerdir. Ancak Kanuni Sultan Süleyman devriyle birlikte bu aksiyon kabiliyeti gölgelenmeye, ruh pörsümeye başlamış; Viyana önlerinde fütûhatın durması bunun en belirgin delili olmuştur. Şarktan (Fars) ve Garptan (Bizans ve Avrupa) gelen tesirler, Yıldırım devrinde başlayan bazı ahlâkî zaaflar ve zamanla Yeniçeri'nin dahi yozlaşmasına yol açan vecd kaybı, cemiyetteki aksiyon ruhunu öldürmüştür. __Necip Fazıl, bilhassa Tanzimat'tan itibaren başlayan dönemi "küçük ve yarım davranışlar ve taklitler devri" olarak niteler. Ona göre taklitle aksiyon asla barışamaz; çünkü taklit, bir fikrin çilesini çekmeden onu sadece dış yüzünden
Tarih
İSLÂM ve TÜRK TARİHİ...
(...) Üstâd Necip Fazıl Kısakürek'e göre Doğu, yeryüzündeki galip ve aslî rengini, kendisini bütün dünyaya karşı taarruza ve büyük bir aksiyona kaldıran ezelî İslâm ruhuyla kazanmıştır. İslâmiyet'in doğuşundan 15. yüzyıla kadar geçen süre, Doğunun tek bir ferdin içinden başlayarak topyekûn insanlığa doğru yönelttiği yekpare ve muazzam bir aksiyon çizgisi olarak tarihe geçmiştir. İslâm tarihi, Bedir'den itibaren putları ve bâtılı yıkan, kılıcını merhamet ve ulvî bir prensip emrinde kullanan muazzam bir aksiyon silsilesidir. İslâm'ın ilk nesli olan Sahabiler de anı anına vazife şuurunu taşıyan, ebedî bir aksiyon yolunun yanan ve tutuşan yolcuları olarak tarihe yön vermişlerdir. Türklerin tarih sahnesindeki rolü ve çöküşü de bu kavram etrafında şekillenir. Türk milleti, Osmanlı İmparatorluğu kadrosunda Doğuyu en büyük iş, hamle ve aksiyon plânına çekmiş, maddî hamle ve hareket çerçevesinde rakipsiz bir seviyeye ulaşmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, Türk tarihini aksiyon ruhunun mevcudiyetine göre safhalara ayırır. Osman, Orhan, Murad, Yıldırım, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim dönemleri, saf aksiyonun ve imân hamlesinin zirvede olduğu dönemlerdir. Ancak Kanuni Sultan Süleyman devriyle birlikte bu aksiyon kabiliyeti gölgelenmeye, ruh pörsümeye başlamış; Viyana önlerinde fütuhatın durması bunun en belirgin delili olmuştur. Şarktan (Fars) ve Garptan (Bizans ve Avrupa) gelen tesirler, Yıldırım devrinde başlayan bazı ahlâkî zaaflar ve zamanla Yeniçeri'nin dahi yozlaşmasına yol açan vecd kaybı, cemiyetteki aksiyon ruhunu öldürmüştür. **Necip Fazıl, bilhassa Tanzimat'tan itibaren başlayan dönemi "küçük ve yarım davranışlar ve taklitler devri" olarak niteler. Ona göre taklitle aksiyon asla barışamaz; çünkü taklit, bir fikrin çilesini çekmeden onu sadece dış yüzünden
Üstad Necip Fazıl Kısakürek
Gerçek sevgi Allah yolunda yorulmaktır Sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, iste adaşım, yanlız bu sevmektir. Değirmen Sabahattin Ali Kanuni Sultan Süleyman sanat dahisi olarak ifade ettiği Mimar Sinana baktı bak dedi sinan ağa şu saraylara ahşap konaklara hepsinde senin mührün ve de izin vardır koca sinan yıllardır hem osmanlının hizmetinde saçını ağartmış hemide yıllardır sultan süleymana emek vermekteydi kayserinin ağırnas köyünde doğan sinan ağa şimdi kanuni devrinde önce cami ve yol inşaatlarında çalışmıştı Mimar ağaya göre insan mutfakta pişmeden olgunlaşıp lezzet kazanmazdı insanın çırak olmadan usta olması ise mümkün değildi kanuni sultan süleyman ey koca sinan dedi bilirimki senin bize yardımın pek çoktur geçilemeyen göller aşılamayan yollar senin sayende aşılmıştır seni osmanlı ocaklarının başına geçireceğiz ne dersin diye sordu mimar paşa şu cevabı verdi sultanım vede ulu hünkârım şu sekban askerlerini acemi oğlanlarını gökten ve yerden mutlaka bir rızıklandıran var kapılar ancak onun hidayeti ile açılır onun hidayetidir ancak bize yeni kapılar açan doğrudur koca sinan doğrudur dedi Kanuni katıldığımız mohaç belgrad ve rodos seferleri bize gösterdiki fetih ve zafer ancak Hak için gayret gösterene açılır gerçek sevgi Allah yolunda yorulmak ve vücutta hakikat dışı ne varsa koparıp atabilmektir hünkârım Zafer kapısının anahtarı Allah korkusudur Layık olmayana yapılmış iyilik.Körün odasında Mum yakmaya Benzer. Serhat Serhat Kanuni Sultan Süleymana göre iyilik mutlaka lâyık olup hak edene yapılmalı idi lâyık olmayana yapılan iyi ışığı ne kadar yansada en sonunda bir mum gibi erir ve söner yada ziyan ve heba olurdu Kanuni Hattat defterdar kul nefsaniyi çağırdı yanına ağa dedi bu mimar sinanın
Din
Atatürk Dönemi
Okullarda Atatürk zamanında uygulamaya konan dünya tarihi güncellenerek düzenli olarak bugüne kadar anlatılsa gençler ve insanlar kültüre, dine, geleceğe, ilişkilere, hayata nasıl bakarlardı? Bu onların merakını ya da karakterini nasıl etkilerdi? Harika bir zihin egzersizi. Atatürk döneminde (özellikle 1931-1941 arası) okutulan dört ciltlik meşhur "Tarih" serisi ve Türk Tarih Tezi, sadece bir müfredat değil, bir "zihin inşa projesi" idi. ​Eğer bu müfredat, 1930'lardaki bilimsel hataları (Güneş Dil Teorisi vb. gibi bazı aşırı tezler) bilimsel verilerle güncellenerek, ancak felsefesi ve metodolojisi korunarak bugüne kadar kesintisiz uygulansaydı, Türkiye'de çok farklı bir sosyolojik ve entelektüel yapı oluşurdu. ​İşte bu senaryonun yaratacağı muhtemel Türkiye ve insan profili: ​1. Din ve İnanca Bakış: "Teolojik Değil, Sosyolojik Bakış" ​Atatürk dönemi tarih kitaplarının en radikal yönü, tarihi "Adem ile Havva"dan değil, evrenin oluşumu ve biyolojik evrimden başlatmasıydı. Dinler tarihi ise dogmatik değil, sosyolojik bir olgu olarak anlatılıyordu. ​Nasıl Etkilerdi? ​Çatışmasız Zihin: Gençler, bilim (evrim, jeoloji) ile inanç arasında keskin bir çatışma yaşamazdı. Dini, tarihsel ve kültürel bir olgu olarak konumlandırır; inancı bireysel vicdana, bilimi ise maddi dünyaya ait birer alan olarak netçe ayırırlardı. ​Tarihselcilik: İslam tarihi, "kutsal menkıbeler" olarak değil, dönemin siyasi, ekonomik ve sosyal şartları içinde (Örn: Emevi-Abbasi siyaseti) rasyonel bir şekilde analiz edilirdi. Bu da günümüzdeki mezhep çatışmalarının veya radikalizmin zemin bulmasını zorlaştırırdı. ​2. Kültür ve Kimlik: "Aşağılık Kompleksinden Arınmış Birey" ​O dönemki müfredatın temel amacı, Türk çocuğuna "Sen göçebe bir aşiretin değil, medeniyet kuran büyük bir ulusun devamısın (Sümer, Hitit
Tarih