Geçmiş
Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro "yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan" anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara verdikleriyle büyüdü. Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi. Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth ve onun zenginlik vaatlerine kandı. Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar, Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu. Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla uyandı. Duman boğazını yakıyordu. Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti. Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının
Sayfa 17·Kitabı okuyor
Hemen herkes, bugünkü savaşın emperyalist bir savaş olduğunu kabul ediyor, ama çoğu durumlarda bu terime başka anlamlar verilmekte ya da bu terim yalnızca bir tarafa uygulanmakta, ya da bu savaşın sonuçta burjuva-ilerici, ulusal-kurtarıcı bir özelliği olabileceği iddiasına açık bir kapı bırakılmaktadır. Emperyalizm, gelişen kapitalizmin, ancak 20. yüzyılda ulaşılan en yüksek aşamasıdır. Kapitalizm, onlar kurulmadan feodalizmi yıkmasına olanak bulunmayan ulusal devletleri, şimdi kendisi için cendere gibi görüyor. Kapitalizm, yoğunlaşmayı o derece geliştirmiştir ki, sanayinin bütün dalları, sendikalar, tröstler ve kapitalist milyonerlerin kurdukları birliklerce kıskıvrak bağlanmış, ve hemen hemen bütün dünya “sermaye lordları” tarafından ya sömürgeler halinde, ya da sömürge olmayan öteki ülkeler, mali sömürünün binlerce kolu ağı içine hapsedilerek paylaşılmıştır. Serbest ticaret ve rekabetin yerini tekel kurma, sermaye yatırımı için ülkeleri ele geçirme, bu ülkelerden hammadde ithal etme gibi çabalar almıştır. Feodalizme karşı verdiği savaşımda ulusların kurtarıcısı olan kapitalizm, şimdi, emperyalist kapitalizme dönüştü ve uluslar için en büyük ezici güç durumuna geldi. Eskiden ilerici bir niteliği olan kapitalizm, gerici oldu; üretici güçleri o derece geliştirdi ki, uluslar ya sosyalizme geçme, ya da, sömürgeler, tekeller, ayrıcalıklar ve ulusların çeşitli yollardan ezilmesiyle, kapitalizmin yapay olarak korunması için “büyük” devletler arasındaki silahlı savaşımda yıllarca ve hatta on yıllarca acı çekme şıkları ile yüzyüze geldiler. [sayfa 14]
Sayfa 14 - BUGÜNKÜ SAVAŞ EMPERYALİST BİR SAVAŞTIR
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Ev, içinde geçmiş kuşakların, yavaş yavaş parçalanan gri ipek ya da siyah bez kefenleriyle eski zaman kadın ve erkeklerinin kemiklerinin çürüdüğü, taştan yapılmış dev bir anıt mezar gibi her şeyi içine alıyordu. Sessizligi de içine alıyordu; inancı yüzünden kovuşturulan, uyuşmuş bir halde yeraltı zindanında, küflü, çürümüş samanların üstünde günden güne eriyen, sakalı uzamış, hırpani bir mahpus gibi. Ölü sayılan anıları da içine alıyordu. Anılar, eski evlerin rutubetli bodrumlarındaki mantar, yarasa, sıçan ve böcekler gibi odaların kuflu kuytularında pusudaydı. Kapı kollarında bir elin titreyişi, çok gerilerde kalmış bir anın heyecanı hissediliyor ve insanın kendi eli o kolu indirmekte tereddüt ediyordu. Bir zamanlar tutkunun insanları var gücüyle kavradığı her ev bu tür akıl sır ermez varlıklarla doludur."
Sayfa 17 - Yapı Kredi Yayınları·Kitabı okudu
Anılar, eski evlerin rutubetli bodrumlarındaki mantar, yarasa, sıçan ve böcekler gibi odaların küflü kuytularında pusudaydı. Kapı kollarında bir elin titreyişi, çok gerilerde kalmış bir anın heyecanı hissediliyor ve insanın kendi eli o kolu indirmekte tereddüt ediyordu. Bir zamanlar tutkunun insanları var gücüyle kavradığı her ev bu tür akıl sır ermez varlıklarla doludur.
Sayfa 17·Kitabı okudu
Alıntı
Bir kapının önündesin... Yıllardır kolu bulup açmak için bekliyorsun. Kapının kolu yok...
Sayfa 152 - Bilgi Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Ev, içinde geçmiş kuşakların, yavaş yavaş parçalanan gri ipek ya da siyah bez kefenleriyle eski zaman kadın ve erkeklerinin kemiklerinin çürüdüğü, taştan yapılmış dev bir anıt mezar gibi her şeyi içine alıyordu. Sessizliği de içine alıyordu; inancı yüzünden kovuşturulan, uyuşmuş bir halde yeraltı zindanında, küflü, çürümüş samanların üstünde günden güne eriyen, sakalı uzamış, hırpani bir mahpus gibi. Ölü sayılan anıları da içine alıyordu. Anılar, eski evlerin rutubetli bodrumlarındaki mantar, yarasa, sıçan ve böcekler gibi odaların küflü kuytularında pusudaydı. Kapı kollarında bir elin titreyişi, çok gerilerde kalmış bir anın heyecanı hissediliyor ve insanın kendi eli o kolu indirmekte tereddüt ediyordu. Bir zamanlar tutkunun insanları var gücüyle kavradığı her ev bu tür akıl sır ermez varlıklarla doludur!
Sayfa 17