9/10
·280 syf.··
2026 40. kitabı
Çok sevdiğim bir yazar olan Jean-Christophe Grangé’nin otobiyografik romanı Ben Şeytanın Oğluyum’u okurken, o usta kalemin arkasındaki karanlığı ve ilham kaynaklarını da görme fırsatı buldum. Meğer Grangé gerçekten bir “şeytanın”, bir diablonun oğluymuş. Okurken böyle bir babaya sahip olma fikri bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. Kitap, bir kadının üç kar maskeli adam tarafından kaçırılıp mezarlığa götürülerek canlı canlı gömülmeye çalışılmasıyla başlıyor. Grangé olayı tüm çıplaklığıyla anlattıktan sonra şu cümleleri kuruyor: “Ah, az kalsın unutuyordum! Soluğu tükenmiş genç kadın benim annem. Kar maskeli şeytan, benim babam.” Sanırım bu birkaç cümle bile nasıl bir hikâyeyle ve nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuzun en güçlü kanıtıydı. Grangé’ye yıllardır her röportajında sorulan o meşhur soru: “Bu korkunç fikirler aklınıza nereden geliyor?” İşte bu kitap biraz da o sorunun cevabı.Okuyanlar bilir ki Grangé’nin romanlarında sıkça karşımıza çıkan o geçmişin gölgeleri, travmalar, aile bağları ve kötülüğün kökeni gibi temaların aslında nereden beslendiğini görüyoruz burada.Onun kurgularını şekillendiren karanlığın kaynağı, sandığımızdan çok daha gerçek ve çok daha sarsıcıymış meğer. Kitap boyunca bir yandan Grangé’nin çocukluğuna ve ailesine tanıklık ederken, diğer yandan eserlerine farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Okudukça bazı romanlarındaki karakterlerin, korkuların ve saplantıların izlerini fark etmek mümkün. Kitap hakkında çok fazla detaya girmek istemiyorum çünkü etkisinin büyük kısmı, okurun bu hikâyeyi adım adım keşfetmesinde yatıyor bence.Büyüyü bozmak istemem. Ancak şunu söyleyebilirim ki; çok sevdiğim bir yazarın hayat hikâyesini okumak beni beklediğimden daha fazla duygulandırdı. Sayfalar ilerledikçe içime garip bir hüzün çöktü. Bir
Ben Şeytanın OğluyumJean-Christophe Grangé · Doğan Kitap · 0165 okunma
6/10
·392 syf.··
2026 43. kitabı
Kitabın konusu, karşı konulamaz bir çekiciliğe sahip. Zaten severim böyle ada, deniz, kar, fırtınalı kurguları. Her şey, bir reality şov için beş çiftin ıssız bir adaya gelmeleriyle başlıyor. Tüm masrafları karşılanan cennet gibi bir koy. Deniz, kum ve güneşin cazibesine kapılan bu çiftler, yaklaşan fırtınadan habersiz güne mutlu bir şekilde başlıyor ancak bu büyüleyici başlangıç kısa sürede yerini kâbusa bırakır. Bir gece gelen yıkıcı bir fırtına yüzünden, kendilerini buraya getiren mürettebatla iletişim kuramayan bu grup, hayatta kalabilmek için birbirine tutunmak zorunda. En temel ihtiyaç olan suyun giderek azalması ve çiftler arasındaki gerilimin tırmanmasıyla birlikte, bu şov hayatta kalma savaşına dönüşür. Kitap, Survivor hissi verirken, aynı zamanda “Sineklerin Tanrısı”nın ilkel güç dengeleriyle harmanlanmış. Fırtınanın uğultusu, adanın tekinsiz atmosferi ve karakterlerin giderek artan çaresizliği okura başarılı bir şekilde yansıtılmış. Ancak okur, yüksek tempolu bir gizem ya da sürprizlerle dolu bir gerilim beklememeli. Kitap daha çok, güçlü olanın ayakta kaldığı; pasif olanların ise kaçınılmaz bir şekilde elendiği sert bir düzeni gözler önüne sermiş. Finalinde de bir sürpriz ya da sarsıcı bir son beklemeyin çünkü yazar baştan bazı kartlarını açtığından katil kim sorusu sordurmuyor. Daha çok kim hayatta kalacak sorularıyla ilerliyor kitap. Ha okunmalı mı? Bence okunur ancak fazla beklentiye girmeden alın elinize derim.
Mükemmel ÇiftRuth Ware · The Kitap · 202672 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·80 syf.·
2026 1. kitabı
Francis Bacon’ın "Yeni Atlantis" (New Atlantis) eseri, hem felsefe tarihi hem de bilim kurgu/ütopya edebiyatı için tam bir dönüm noktasıdır. Kitabın adı zaten doğrudan Platon’a (Eflatun) bir naziredir. Platon, Timaios ve Kritias diyaloglarında Atlantis adında, lüks ve kibir yüzünden tanrılar tarafından cezalandırılıp sulara gömülen muazzam bir uygarlıktan bahseder. ​Bacon bu esere "Yeni Atlantis" diyerek Platon’a şu mesajı gönderir: ​"Senin Atlantis’in gücünü, zenginliğini ve bilgisini kibre, savaşa ve sömürgeciliğe alet ettiği için helak oldu. Benim 'Yeni Atlantis'im ise bilgiyi Allah korkusuyla ve insanlığın hizmetinde kullandığı için ayakta kalacak." *** Roman, Peru’dan yola çıkan bir geminin Pasifik Okyanusu’nda kaybolmasıyla başlar. Azıkları tükenen, hastalıktan kırılan ve ölümün eşiğine gelen mürettebat, kendilerini haritalarda hiç görünmeyen gizemli bir adanın açıklarında bulur. ​Gemicilerin ulaştığı adanın adı Bensalem’dir. Bu isim rastgele seçilmemiş, İbranice iki kelimenin birleşiminden oluşturulmuştur: ​Ben: "Oğul" anlamına gelir. ​Salem (Şalem/Selam): "Barış" veya "Kudüs" (Yeruşalim) anlamına gelir. ​Yani Bensalem, kelime anlamıyla "Barışın Oğlu" veya "Yeni Kudüs" demektir. *** Gemiciler adaya yanaşmak istediklerinde, diğer klasik ütopyaların aksine vahşi bir dirençle karşılaşmazlar. Aksine, son derece organize, temiz, dindar ve yardımsever bir halkla karşılaşırlar. Kendilerine hemen ilaç, yiyecek ve kalacak yer (Yabancılar Evi) sağlanır. ​Bacon burada okuyucuya ilk mesajını verir: İdeal bir toplum, yabancıya korkuyla değil, kurumsallaşmış bir merhamet ve düzenle yaklaşır. *** Adanın kalbinde olan bilim merkezine Süleyman Evi (Solomon's House) denir. Kitapta adanın eski krallarından Solamona’nın bu merkezi kurduğu ve buraya İsrail Kralı Hz.
Yeni AtlantisFrancis Bacon · Maya Kitap · 20243,405 okunma
Sadece "özel" insanlar için...
9/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
·
87 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2026 22:26
Beyninizi zonklatarak, döve döve genişleten ve kendi kendinize geceleri varoluşsal sorular sormanıza neden olan kitap. Birkaç alıntı: • Sen ve ben çoğu kimse gibi değiliz. Dünyada rahatlık aramıyoruz. • İnsan akılla şehvet arasındadır. Bu ikisinden birinin alanında kalanı artık insan diye adlandıramayız. İnsan “gidip-gelen”dir. (Benim tanımlamam) • Amellerimiz ile niyetlerimiz arasındaki boşluğu melekler doldurur. • Yazmaya kalkışanlar mağrur kimselerdir. • Ödev katlanmayı görev ise gözüpekliği gerektirir. • Düşkırıklığı dediğim zaman eskilerin "sukût-u hayâl" dedikleri şeyi kastetmiyorum. Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar yağmış falan değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadir, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz. • Hepimiz birer düş kırıklığıyız ve kırılmayanda hayır yoktur. • Ne olursa olsun bir ortamda "uyumsuz" bir unsur belirmişse, ortaya bir "uyumsuzluk" çıkmışsa, o noktada anlaşılmaya değer, üzerinde kafa yorma mecburiyeti duyduğumuz bir durum var demektir. • Panik bir dünyada yaşıyoruz. Öyle inanıyorum ki panik karşısında bir şeyler yapmanın yolu paniği önlemeye çalışmaktan geçmez. En doğrusu paniğe hiç katılmamak, yani üretken bir çabaya kendini bağlamaktır. o Ama bu kendini uyuşturmak. Belki de panik elzem! (bu benim yorumum) • Çağımızda sosyalleşme adı altında gerçekleşen sürüleşmeye… • Herkes kendini ikna etsin: Kendi bakış açımın doğru olduğuna birilerini ikna etmek benim
Tahrir Vazifeleriİsmet Özel · Tiyo Yayınları · 20141,479 okunma
Yağmurun Elli Adı
8/10
·436 syf.··
2026 48. kitabı
"Bir kez daha dünyaya açılmak için duyduğu derin özlemi hissetti. Ama göğsündeki sancılar bu tür düşünceleri zihninden uzaklaştırmasına neden oldu. Bunlar sadece acı çekmesine yol açıyordu. Sahip olamayacağı şeylerin üzerinde durmanın hiçbir faydası yoktu." Selam canlar Bugün sizlere thekitapyayinlari 'dan tarihî bir kurgu olan #yağmurunelliadı kitabı ile geldim... Tarihî kurgu ve aile dramını bir araya getiren romanları okumayı severmisiniz ? Cevabınız evet ise sizi böyle alayım. Benim severek okuduğum bir kitap oldu yazarın dili akıcı ve sürükleyici bir anlatıma sahip. Yağmurun Elli Adı hikâyemizde II. Dünya Savaşı sonrası Japonya'sında 8 yaşındaki Noriko'nun küçük yaşta büyük acılarla yüzleşip yaşama tutunma mücadelesini okuyoruz. Yağmurun Elli Adı, 1948 yılında Japonya'da başlar ve evli Japon aristokrat bir aileye mensup olan Seiko Kamiza'nın bir Amerikalı asker sevgilisinin yaşadığı ilişkiden doğan gayri meşru kızı olan Noriko'nun yaşama tutunma mücadelesini okuyoruz. Noriko ailesine göre bir utanç kaynağıdır. Annesi tarafından büyükannesinin evine terk edilen Noriko ten renginin ve kökeninin farklılığı nedeniyle büyükannesinin malikanesinde yıllarca gizli tutulur, hem fiziksel hem psikolojik şiddete maruz kalan Noriko, sevgiden ve özgürlükten yoksun büyür. Taki üvey ağabeyi Akira'nın onun hayatına girip ona sahip çıkana kadar. Akira'nın ona ilgi göstermesiyle Noriko'nun hayatı değişmeye başlar. Akira büyükannesine rağmen ona dış dünyayı tanıma fırsatı sağlar. Ancak Noriko'nun mutluluğu çokta uzun sürmez. Aile baskısı, toplumsal önyargılar ve kişisel kayıplar onun sürekli sınanmasına yol açar. Noriko çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolculuğunda sizlerde ona eşlik etmek isterseniz gönül rahatlığıyla tavsiyemdir. Okuyunuz efendim... "Uykuyla uyanıklık arasında
1000Kitap
Yağmurun Elli AdıAsha Lemmie · The Kitap · 202485 okunma
9/10
·288 syf.··
Beğendi
·
2026 71. kitabı
Benim gibi distopya sevmeyenlere bile kendini sevdirir bu kitap. Sizi insanlıktan umudun kesildiği o karanlık dehlize çeken metinlerden değil çünkü. Aksine mizah duygusu güçlü, politik hicvi yerli yerinde kullanan, hareketli bir roman. Bu kitabı en güçlü kılan şey faşizmi, kapitalizmi, sömürgeciliği ve insanlığın kolektif körlüğünü eleştiren müthiş bir alegori olması. Neredeyse doksan yıl önce yazılmış olmasına rağmen bugün hâlâ güncel bir metin gibi okunabilmesine şaşmamalı. Arka ayaklarının üzerinde durabilen, konuşmayı ve okumayı öğrenebilen semenderler keşfedildiğinde insanlar onları bir canlı olarak değil, bir fırsat olarak görüyor: daha fazla üretim, daha fazla kâr, daha fazla güç. Şiddet ve aşağılamayla yakalanıp ucuz iş gücüne dönüştürülüyorlar. Romanın en etkileyici yanı da burada başlıyor. Semenderlerin uğradığı sömürü öyle açık ki, onları bir “tehdit” olarak görmeden önce birer mağdur olarak görüyorsunuz. Bu yüzden direnişe geçtiklerinde şaşırmıyorsunuz; asıl şaşırtıcı olan, insanların buna şaşırması oluyor. Romanın yazıldığı yıl 1936. Avrupa’da ırkçılığın, militarizmin ve faşizmin yükseldiği bir dönemde Čapek, bir grubun önce aşağı görülmesini, sonra sömürülmesini ve ardından bir “tehdit” olarak sunulmasını anlatıyor. Ve sömürgecilerin dünyanın dört bir yanında halkları sömürüp, sömürülenler ayaklandığında onları “vahşi”, “barbar” ya da “tehlikeli” ilan etmesini semenderler üzerinden görünür kılıyor. Romanın yapısı alışılmış değil. Gazete kupürleri, raporlar, tutanaklar ve farklı anlatım biçimleri kullanıyor Čapek. Klasik, kesintisiz bir olay örgüsü bekleyen okurları zorlayabilir belki. Ama bu deneysel yapı aynı zamanda romanın en güçlü yanlarından biri. Çünkü anlatılan felaketin yalnızca birkaç kişinin hikâyesi değil, bütün bir toplumun ortak eseri
Semenderlerle SavaşKarel Čapek · Jaguar Kitap · 2021440 okunma