Orhan Pamuk'un "Kafamda Bir Tuhaflık" romanı, yalnızca bir adamın değil, koca bir şehrin, İstanbul'un da hikâyesi. Roman, "Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu," ile açılır ve böylece, boza satıcısı Mevlut Karataş'ın hayatına ve ruhuna bizi ustalıkla davet eder. Bu satırlar, aslında Pamuk’un da kişisel dünyasından izler taşır; hayatının erken dönemlerinde ressam olmayı hayal eden, ancak sanatını kaleminde bulan Pamuk'un aidiyet arayışına da ince bir göndermedir.
Mevlut Karataş'ın hayatındaki belki de en dokunaklı sahne, yanlış kız kaçırdığı gecedir. "Bir şimşek çaktı, bütün gökyüzü, dağlar, kayalıklar, ağaçlar, her yer bir an uzak hatıralar gibi aydınlandı. Mevlut birlikte bütün bir ömür geçireceği karısının yüzünü ilk defa yakından gördü." Bu an, hayatın tuhaf ironilerini, kaderin cilvelerini, kısmet'i anlatan unutulmaz bir edebî andır. Pamuk’un her satırında hissettiğimiz bu "tuhaflık," hayatın beklenmedik dönüşleri karşısındaki şaşkınlığımızdır aslında.
Roman boyunca Mevlut'un İstanbul sokaklarında yankılanan sesi, "Bozaa!" diye bağırdığı zamanlar, sadece bir sokak satıcısının değil, yitip giden bir dönemin de yankısıdır. Pamuk’un kendi gençliğinde İstanbul’un sokaklarında yürüdüğünü, bir ressam gözüyle bu şehrin ışıklarını, renklerini ve gölgelerini zihnine kaydettiğini düşündüğümüzde, Mevlut’un adımlarında yazarın da geçmişine yolculuk ettiğimizi hissederiz. Pamuk, şehrin "boz ve solgun kıyafetli sessiz ve ezik insanlarının" yerine gelen "gürültücü, hareketli ve iddialı kalabalıkları" anlatırken, aslında kendi tanıklığını da satırlarına gizler. Mevlut'un sessiz direnişi, "Yirmi beş yıldır her kış akşamı saat sekiz buçuk civarında evinden çıkan" bir adamın hayatındaki sadelikte gizlidir.
"Sepet karanlıkta gökten önüne