Yere çaprazına yüzünkoyun uzanıp büyük yapraklı resim defterine resim yaparken, albümüme futbolcu resimleri yapıştırırken, acıkınca evde ekmeğin arasına bir şeyler tıkıştırıp kendi sandviçlerimizi uydururken sıcaklığını ve kokusunu yakından duyuyor, içimde sevinçten yapılma kocaman bir balonun şiştiğini hissediyordum. Üzgün yüzünde gamzeli, çürük dişli kara gülüşünü görebilmek için bütün günümü ona bin bir türlü şaklabanlık yaparak, leblebi tozuyla, deterjanlı su ve musluk hortumuyla, gazetelerden kesilmiş meşhur fotoğraflarıyla yeni yeni oyunlar icat ederek geçiriyordum. Her gün biraz daha çok seviyordum onu. Her şeyin biteceği hakikatini aklıma getirmeyebilecek kadar çocuk olmak ne büyük mutlulukmuş meğer. Daha da yakın buluyordum onu her geçen gün. Kokusunu tanıyordum artık. Sabahları onu uyandırmak için uyuduğu odaya girdiğimde bütün odanın onun kokusuyla dolu olacağını biliyordum. Kazara elim etinin herhangi bir parçasına değse, bir şey için mahsusçuktan kavga edip itişirken birbirimize yaslansak, bir sebepten sıcaklığını çok yakınımda duyuversem utançtan ölüyordum. O kadar zevkli bir utanç ki, mahalle bakkalından ufak tefek bir şeyler yürütmek gibi, öğretmen arkasını döner dönmez yanındakinden kopya çekmek gibi, merdivende önünden çıkan kızın eteğinden baldırını görmek gibi.
Anneme sorsam, ‘Kardeşsiniz siz, ablan o senin,’ diyecekti. Ama seviyordum onu. Yani galiba seviyordum, sanırım sevmek böyle bir şeydi. Hiç yanımdan gitmesin istemekti. Yanımdan gitmesin, gündüz de gece de benimle dursun, başka odada uyumasın; dansa gelsin benimle balkonda başlı-kıçlı yatsın gerekirse; benimle simit satmaya, mahalle maçına, okula, denize de gelsin. Ekmeği, babamın sigarasını birlikte alalım, birlikte büyüyelim, okulumuzu bitirip evlenelim, el ele tutuşalım, annesi de