Kavun

Kavun
@katmandukavunu
Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür yeis içinde kalırdım.
“Hadi oynayın Şefika’yla, bak sana arkadaş,” dedi misafirlerini içeri doğru sürerken. İlk kez o zaman göz göze geldik Şefika’yla. Gözleri, nasıl desem, camdan bilyeler gibi pırıl pırıldı. Çok üzgündü ama. Ben annesine üzülüyor sanmıştım baştan, değilmiş, o hep öyleymiş, üzgünmüş hep. İnsan üzülmekten yorulmaz mı? Küçükken babaannem kanatana kadar ağzıma burnuma vurup sonra da mikrop kapmasın diye başımdan aşağı kolonyayı boca ettiğinde bile avazım çıkasıya ağlar, sonra ağlamaktan, üzülmekten yorulup gider karıncalarla oynar ya da terliklerden arabalar yapar, halının desenini yol belleyip kendi kendime trafik idare ederdim. O yorulmuyordu. Hep üzülüyordu.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yere çaprazına yüzünkoyun uzanıp büyük yapraklı resim defterine resim yaparken, albümüme futbolcu resimleri yapıştırırken, acıkınca evde ekmeğin arasına bir şeyler tıkıştırıp kendi sandviçlerimizi uydururken sıcaklığını ve kokusunu yakından duyuyor, içimde sevinçten yapılma kocaman bir balonun şiştiğini hissediyordum. Üzgün yüzünde gamzeli, çürük dişli kara gülüşünü görebilmek için bütün günümü ona bin bir türlü şaklabanlık yaparak, leblebi tozuyla, deterjanlı su ve musluk hortumuyla, gazetelerden kesilmiş meşhur fotoğraflarıyla yeni yeni oyunlar icat ederek geçiriyordum. Her gün biraz daha çok seviyordum onu. Her şeyin biteceği hakikatini aklıma getirmeyebilecek kadar çocuk olmak ne büyük mutlulukmuş meğer. Daha da yakın buluyordum onu her geçen gün. Kokusunu tanıyordum artık. Sabahları onu uyandırmak için uyuduğu odaya girdiğimde bütün odanın onun kokusuyla dolu olacağını biliyordum. Kazara elim etinin herhangi bir parçasına değse, bir şey için mahsusçuktan kavga edip itişirken birbirimize yaslansak, bir sebepten sıcaklığını çok yakınımda duyuversem utançtan ölüyordum. O kadar zevkli bir utanç ki, mahalle bakkalından ufak tefek bir şeyler yürütmek gibi, öğretmen arkasını döner dönmez yanındakinden kopya çekmek gibi, merdivende önünden çıkan kızın eteğinden baldırını görmek gibi. Anneme sorsam, ‘Kardeşsiniz siz, ablan o senin,’ diyecekti. Ama seviyordum onu. Yani galiba seviyordum, sanırım sevmek böyle bir şeydi. Hiç yanımdan gitmesin istemekti. Yanımdan gitmesin, gündüz de gece de benimle dursun, başka odada uyumasın; dansa gelsin benimle balkonda başlı-kıçlı yatsın gerekirse; benimle simit satmaya, mahalle maçına, okula, denize de gelsin. Ekmeği, babamın sigarasını birlikte alalım, birlikte büyüyelim, okulumuzu bitirip evlenelim, el ele tutuşalım, annesi de
Sayfa 97·Kitabı okudu
Anne demenin insanın ağzında bıraktığı o tadı özleyecekler, beni özleyecekler.
Sayfa 61·Kitabı okudu
— Bilirsin, fıkraları çok severim. Antakya’da anlattılar bunu; bayıldım. Hoca gülümsüyordu. — Anadolu’da bir kentte, Adliye Sarayı’nın karşısında “Yalancı Tanıklar Kahvesi” varmış! Hoca’yla birlikte Naime Hanım da gülümsüyordu dinlerken. Fıkrayı biliyor olmalıydı. — Yalancı tanık arayan iş sahibi gidip biriyle anlaşır, duruşmaya çıkarmış. Adam girmiş kahveye, bakınırken biri sokulmuş hemen; “Yardımcı olabilir miyim? Nedir sorun?” “Bir alacak davası,” demiş adam. “Hâlâ vermedi değil mi, o namussuz herif paranızı!” Adam biraz çekinerek “Para benden isteniyor,” demiş. Hemen yetiştirmiş herif: “Kaç kez vereceksiniz beyefendiciğim, kaç kez vereceksiniz!” Gülüşmeye başladılar. — Kim bu yalancı tanık? Nedim Hoca sorunun yanıtını bekler gibi bir süre bakıp aldı yavaştan. — Herkesi sürekli koşulluyor bu dünya! Uyarına gelmişse yalancı tanıklığa alıyor! Bir dilim ekmeği güç bulan, kendini özgür sanıyor! “Kabahatin çoğu senin, kardeşim!” diyor Nazım. Yalan mı? Özgürce düşündüğü kurmacasında bir sürü aydın! Allayıp pulluyorlar gerçek sorumluyu! Çoğu yüreksizliğinden göremiyor aslında. Karşılarına dikilen olmuyor mu? Ne yiğitler çıktı, yıkıldılar… Bu çirkef dünyaya ne cici yalanlarla tanıklığa kalkışacaklar bakın görün!
Sayfa 259·Kitabı okudu
Modern hane halk hegemonyası, sirf egitim kitapçıklaryla degil zorlama yoluyla da yaratıldı. Ucuz alismadaki gibi, ucuz bakim stratejisinin islemesi için belirli niteliklerdeki insan zümrelerinin terbiye edilmesi gerekliydi. Kadilarin bedenini uysal üreme makinelerine dönüştürmek zorlama korku ve toplumsal denetim gerektirdi. Bu denetimi sağlayan kurumlar arasında hapishane, okul, hastane, tımarhane yer alıyordu; cinsellik be cinsiyetse hem kamusal hem de özel alanda şiddet kullanılarak ve utandırma yoluyla idare ediliyordu. Sapkın kadınlar, doğadaki yerlerini hükme bağlayan düzenin üstünde, doğaüstü yaratıklar olmakla suçlandı. Cadılara yeni düzene karşı koyanlara, burjuvazinin dışında kalıp kılavuzların içerdiği talimatları okuyamayan ve direnişe kalkışabilecek kadınlara pedagoji adıyla tüyler ürperten umuma açık işkenceler uygulandı. Silvia Federici’nin kaydettiği üzere Michel Foucalt’nun ilgi duyduğu şiddet biçimleri bireysel bedenlerin çalışmak, yeniden üretmek ve belli davranışlarda bulunmak için terbiye edilmesi tarihsel sahnede ancak erken kapitalizmin stratejik gereksinimlerinin bir parçası olarak boy gösterir.