Merhaba bugün sizlere harika bir kitapla geldim.
Sevgili @balikhafizaa nın kalame almış olduğu "SAFRANBOLU'DA BİN İKİNCİ GECE" kitabı.
İlk başta kitabın kapağı ve ismi dikkatimi çekti.Okumaya başlayınca da nasıl bitti anlamadım.
Kitap bir cinayet ile başlıyor.
Daha doğrusu yeni düğünü olmuş olan Meryem'in gelinligi üstünde,gece vakti,her yeri toprak içinde ve yalın ayak "Kocamı öldürdüm gömdüm." diye sokaklarda çığlık çığlığa koşmasıyla başlıyor.
Ama olay öyle değildir.Meryem'in Rum kocası Yunus o gece ortadan kaybolmuştur.
O gün hem seçim günü olduğundan ve ilk defa bir Rum'un başkanlığı kazanmasından dolayı Meryem'in olayı unutulmuştur.
Yunus ve yine o gece kaybolan Meryem'in teyzesinin oğlu Kerem'den bir daha haber alınamamıştır.
Olay çözülemeden yıllar geçiyor.
25 yıl sonra Safranbolu için önemli olan bir festivalde halk sanatçısı Devran Sürmeligöz öldürülüyor.
Bu ilçede üç yılını doldurmuş olan ve bin birinci gününe gelen Savcı Yağmur Dereli bu olayın üstüne gidiyor.
Ama cinayeti didikledikçe birileri tarafından göz dağı veriliyor.Son olarak da yaşadığı evi yakılıyor.
Meşhur Mermerli Konak her iki olayın da ortak noktası.
Bu sebeple cinayet günü Mermerli Konakta kendisine oda tutmuş olan maktülü son görenlerin ifadelerine baş vuruluyor.Ve Mermerli Konak ile ilişkili herkesle.
Kitap baştan sonra olayla ilişkisi olsun olmasın,orada yaşayanların ifadelerden oluşuyor.
Ama öyle bir kurgu yazmış ki yazar,kitabı elinizden bırakmıyorsunuz.Katili asla tahmin edemiyorsunuz.
Ve olaylar olaylarrrrr;)
Kesinlikle tavsiye ediyorum..
Yazarın yayınevinin ve bizim bu güzel kitabı okumamız vesile olan 1kitap.1kahveee nin emeğine sağlık.
@herayokuyanlarkulubu
@duinokitap
Okurken yer yer nefessiz kaldım, yer yer de gözlerim doldu. Öyle bir deneyimdi ki, karşıma çıkan bu sarsıcı realistik doz karşısında bilincimi kaybedecek gibiydim. Emile Zola'nın çarbıcı ve acımasız diliyle yüzümü madende yükselen suların içine, kanların olduğu yerlere, ölülerin diri diri yakılıp gömüldüğü göçeklere gömdü adeta.
Siyasal bir bakış açısı sunmadan, olaylara müdahil olmadan, soğuk ama mercek altına alan bir anlatımla bizi gerçek denen garabetle buluşturdu Zola. Evet, gerçekte halen de var olan şeyler, kurgu olsa da gerçekteki hadiselerin yanından bile geçmeyecek sarsıcı gerçekler.
Etienne Lantier denen gencin çırpıntılarıyla başlıyor roman, kayıp kayıp dolaşıyor gecenin köründe, mekanist sıfatıyla kendine bir iş yakıştırmanın peşinde, ailesine bir lokma götürmenin derdinde, ama nerede o hayat... Gitmiş işe başlamış dünyanın en anti-insani mesleğine: madencilik.
Madencilik denen sektörden hep nefret etmiştim. Ta Soma faciasından beri kin doldum bu maden işletmeci burjuvalara. Ki benim muhalif yapım da o zamanlar şekillenmişti. İşçilerin güvenliğini sağlamayan devlet yok olsun. Hani seçimler kazandınız ya, işçi kesimin oylarını ve gönlülerini kazandınız ya, keşke bu sevgiyi karşılıksız bırakmasaydınız. Ne keşkesi be! 301 ölü ve daha diğer facialardan bahsetmiyoruz bile. Bunların vebali sizlerin üzerinizde, er ya da geç devran dönecek, göçüğün enkazında sizler kalacaksınız.
Etienne tam bir devrimci ruhuyla, işçileri hayvan yerine koyan bu düzene ateşi yakmıştı. Ama ne işçilermiş be! Bize böyle dirençli, sinirli işçi kesim lazım idi. Adamlar ölmeye razı teslim olmak yerine. Kaç ay sürerse sürsün, direnmeye devam dediler. Zayıf düşenler, kendi yararının peşinde koşanlar olmuştur ama kendi öz mahallelerinden geçmeyecek kadar rezil konumdalardı toplumda. Bana
Net olan herşeyi çok seviyorum. Tekrara düşmeyen bir anlatım, kurgu içerisinde havada kalmayan karakterler ve içeriğe yakışan, okuyanı tatmin eden bir son. Sevgili Çağlayan Aslan in ikinci kitabı ve dilerim son olmaz, çünkü kalemi gelecek vadeden, kalite kokan birisi. Kitabın ismi Kaybolan Devran, ama umuyorum bir devam kitabı olur da çok sevdiğim Devran'ın kendisini "yeniden" bulduğunu okuruz. Ne dersiniz Sayın Çağlayan Aslan ? Olamaz mı?
Kaybolan DevranÇağlayan Aslan · Doğrudan yayıncılık · 022 okunma
Kitabın en başında okuduğum bir cümleyle kendime çok yakın bulup sanki o benmişim gibi hissettiğim bir adam var, Devran. “Emrivaki ile bana nefes al dense o nefesi almayıp kendi kendini boğacak da ben, Devran, 18 ay boyunca olur olmaz her türlü emre emredersiniz komutanım diyecek ve demekle yetinmeyip bu emirlere itaat edecektim.“ deyince; erkek olsam Devran olurdum diyerek kitabı Devranlaşarak okudum.Ve Devran olup Isparta Eğridir Komando Okulu’na giderek Davraz manzarası eşliğinde askerlik nasıl şeymiş tecrübe ettim.Allah’tan silah yerine kalem verip yazıcı yaptılar bizi.Hoş bu iş Devran’ın pek de hoşuna gitmedi.Karşı çıkıp ilk dayağını yiyince de uslanmadı bizim deli oğlan.Revirde yatarken sayıklamalarından Ayman’ı öğrendik Devran’dan. İlk aşkı, ilk yanlışı, ilk yanılışı imiş meğer. Meğer bizim deli olan aşktan delirmiş.Bu bilgi geçince ile elde durur mu o yapraklar el altında, hızlı hızlı çevirip ilerliyoruz merakla. Her canı sıkılıp bunalıma girenin saçının okşanıp pışpışlandığı yer değilmiş asker ocağı, çok net görüyoruz. Peki en büyük dostlukların kavgayla başladığının doğruluğuna bir kez daha inanmışken, Hasan Hüseyin Üsteğmen ile beraber kendimizi Hakkari Dağlıca Komando Taburu’nda bulur muyuz dersiniz? Daha amcası Sultan var bi de ama
bahsetmeyeceğim size çünkü istiyorum ki bir insanın psikolojisi en çok ne kadar dağılır, duygularımızı fiziksel olarak hangi şiddetle hissederiz, iç dünyamızdaki hezeyanların sebebi bir tek biz miyiz, deli miyiz yahu biz niye durup durup altüst olalım, ne yani çevremizdeki insanların hiçbir kabahati yok bu çalkantılarda ya peki niye kaybolur bir insan, kaybolmayı istediği için mi yoksa kaybolmaktan başka bir seçeneği olmadığı için mi, bunları sorun kendinize. İşte tüm bu soruları sorduracak size #kaybolandevran
Kaybolan DevranÇağlayan Aslan · Doğrudan yayıncılık · 022 okunma
Göçmen kuşlar kaf dağına gider mi
târümâr olanlar kıyâm eder mi
Çağın ümmîlerine ve sana
Gözleri olmayan mağarayı
Ödünç verdiğim dudaklarımla
Okuyorum kutsal sayfalarından
Beyazın ve siyahın
Tavan çöküyor; başımı sallıyorum
Bir gün gelir misin divân-ı hümâyunla
Bir hayâl körfezinden
Yanan gemileriyle muhâcir orduların
Duvar çatlıyor; başımı sallıyorum
Çatlıyor dünya iki yerinden
Mağma yakın mı yakın
Damar kesik; kan doluyor deriye
Ufka baktığında doğuya dönüp
Yerine koyarak kaybolan yıldızları
Gözlerinde mehtâb, saçlarında ay
Dokunur musun karanlığıma
Hani dersem, uzak dur denizlerden
Dalgalardan, kıyılardan, yüzümden
Giderim
Giderim de yer dibinden kahırla
“Dervişin de dehanın da delinin de okulu yalnızlıktır…” Kitabın mottosu bu cümledir.
Devran, amcası Sultan ve komutanı Hasan’ın geçmişte yaşadıkları benzer acıların birleştirici gücünü, başlarına gelen talihsiz olayların hasta ruhlarını içinden çıkılmaz bir hale getirişini, kimi zaman öfkeli kimi zaman gözlerim dolu dolu okudum. Travmalarını onlarla yaşadım, kayboluşlarına şahit oldum. Hikayeden bir an bile kopmadım. Sizin de her satırda kendinizi hikayenin içinde bulacağınıza eminim.
Bir sene olmadı henüz, Babamın Gözyaşları ile kalemiyle tanıştık Çağlayan Aslan’ın. Nevi şahsına münhasır tarzı ile başarılı bir giriş yapmıştı edebiyat dünyasına. İlk romanı Kaybolan Devran ile de kendine özgü tarzını aynı ustalıkla aktardığını görüyoruz. Buraya not düşüyorum: Yakın zamanda Çağlayan Aslan‘ın cümleleri hatta kitapları tabiri olacak kitapseverlerin dilinde.
Daha nicesini okuyabilmek dileğiyle… Kalemin sonsuz olsun.
Çağlayan Aslan