Kimlik arayışına çıkan çoğu insan define avına çıkan çocuklara benzer. Bula bula anne babalarının onlar bulsun diye önceden sakladığı şeyleri bulurlar.
Bir sonraki seçim zamanı geldiğinde ve siyasetçiler oyunuzu istediğinde bu siyasetçilere dört soru yöneltin: Seçilirseniz nükleer savaş riskini azaltmak için ne tür önlemler alacaksınız? İklim değişikliğinin risklerini azaltmak için ne tür girişimlerde bulunacaksınız? Yapay zeka ve biyomühendisliği gibi sıçrama yaratacak nitelikteki teknolojileri düzenlemek için ne gibi uygulamalarda bulunacaksınız? Ve son olarak, 2040 dünyasının nasıl olacağını düşünüyorsunuz? Aklınıza gelen en kötü senaryo ve en iyi senaryo tasavvurunuz nedir?
Bu soruları anlamayan ya da geleceğe yönelik anlamlı bir vizyon oluşturmaktan aciz bir şekilde durmadan geçmişten bahseden siyasetçilere oyunuzu vermeyin.
Birinci dünya savaşı yıllarının Girit’inde geçen bir çeşit Dövüş Kulübü hikayesi. İsimsiz bir anlatıcının hayranlıkla bağ kurduğu bir karakter olan Aleksis Zorba, 20. yüzyılın başındaki bir Tyler Durden adeta.
Dövüş Kulubü’nde anlatıcı, tüketim odaklı büyük çarkın küçük dişlisi olma bunalımda gidip gelirken burada da anlatan (Kazancakis’in kendisi) kendi döneminin anlam arayışı, özgürlük/ulus/vatan/aydın kavramlarının baskısı ile ezilip çaresiz kalmış durumda. O dönem çok benzer ruh halinden Türk entelektüelinin de geçmiş/geçiyor olması da enteresan. Denizin iki yakasında da aynı sancılar çekilmiş meğerse.
Aleksis Zorba belki gerçekten yaşamadı ama Kazancakis ona çok benzeyen bir hayatı yaşamış olan George Zorbas ile kömür madenlerinde çalıştı. Benim merak ettiğim ise şimdi Kazancakis'in, George Zorbas’ın üzerine ne kadar kendi olmak isteyip de olamadığı insanı eklediği.