Evet, sürekli olarak içimizde taşıdığımız o boşluk, o belirgin heyecan, mantıksızca geriye dönme ya da zamanın akışını hızlandırma isteği, belleğin o alev alev okları; işte buydu sürgün duygusu. Bazen kendimizi hayal gücümüzün kollarına bırakmamız, dışarıdan gelen birisinin kapımızı çalmasını ya da merdivende tanıdık bir ayak sesi duymayı beklememiz ve böyle anlarda tren seferlerinin durdurulduğunu unutmayı kabul etmemiz ve normalde akşam ekspresinin getireceği bir yolcunun mahalleye varabileceği saatte kendimizi evde bulunacak biçimde ayarlamamız; bu oyunlar süremezdi elbette. Trenlerin kente girmediğini açık seçik anladığımız o bir an, hep geliyordu. İşte o zaman, ayrılığın uzun süreli olacağını ve zamanla buna alışmamız gerektiğini öğreniyorduk. O andan itibaren tutsaklığımıza geri dönüyorduk, artık sadece geçmişimiz vardı; aramızdan kimileri gelecekte yaşamaya eğilimli olsa bile, hayal gücünün güvenenlerde açtığı yaraları görerek hemen, en azından ellerinden geldiğince hızla, bundan vazgeçiyorlardı.