Bildik sandık da; yandıkça yandık yolda. Yolunda yandığımızı andıkça bildik anda. Söz değil amel imiş, sahih zincirin başı, İlâhî Kelâmullah yolcuların yoldaşı... _𝓊𝓂𝓂𝒾_
"Modern dünyanın gürültüsünde ruhumuz daraldığında, kalbimizin ilacını yine Kelamullah fısıldıyor: 'Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anarak huzur bulur.' (Rad, 28) Üstelik her daralmanın arkasında bir genişlik vaat ediyor: 'Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.' (İnşirah, 5)
Din
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ecir yükü taşıyan gemi Huda Rabbim Nebim hakka Muhammeddir Resulullah Dinim kitabım islam dinidir  kelamullah Erzurumlu ibrahim Hakkı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri talebelerine niyetinin rotası Rıza-i İlahî olmayan mü’min, hizmet gemisini, ecir yüküyle dolduramaz diyerek ders veriyor nasihat ediyordu hocam diye sordu genç öğrenci peki rızayı ilahiye nasıl kavuşabilir bu yolda nasıl muvaffak olabiliriz ey oğul rızayı ilahi öyle bir lokmadırki bundan büyük necat bundan güzel nimet yoktur  rızayı ilahiyi istiyorsan ilk önce kamil bir olgunluğa erişmelisin peki hocam diye sorusuna devam etti kamil bir olgunluğa nasıl erişiriz evlatlarım bakın ilk önce azık gemisinde ne taşıdığınıza dikkat etmelisiniz azık gemisini karaya ulaşmak için ilk önce temiz bir niyete sahip olmalısınız en temiz niyet ben insanları nasıl memnun ederim sorusu değil ben Cenabı Hakkı nasıl razı kılarım sorusu olmalıdır hocam diye sordu öğrenci bize ne kadar hayırsever bir insanmış diyip dua ederlerse selamete kavuşurmuyuz evlat nefis övülmekten hoşlanır fazla övgü yolu şaşırtır sizi gaflete daldırır kısaca size öğüdüm şudur Allah için almalı vermeli ve söze bismillah diyerek başlanmalı hizmette ilk önce Allah Tealanın rızasını kazanmaya gayret göstermeli işte o zaman geminizde rıza yükü taşır ve ilahi hikmet kapısına elinizde ecir yükü ile kavuşmuş olursunuz inşAllah
Din
NUR 33’TEKİ "CARİYE" VE "FUHUŞ" YALANI!
Telefonda gezinirken "Nur Suresi 33. ayet" üzerine kısa bir reels video dikkatimi çekti. Ateist genç, Diyanet mealinden ayeti okuyor ve soruyor: "Bu neyin nesi yav! Bu nasıl Tanrı kelamı oluyor?" 👉 Delikanlı, okuduğu meale göre yüzde yüz, yerden göğe kadar haklı! Ben yine şimdi: — "Nur 33'e de yanlış mana vermişler" diyeceğim de başıma gelecekleri de az-çok tahmin edebiliyorum: Hadisvarcı Hakim Gelenek: — Goca goca alimlerimiz yanıldı da sen mi buldun doğruyu? İlmin ne ki senin? Sünni Kültürlü Ateist—Deist: — Yok artık! Kur'an'a kafanızdan olmayan manalar veriyorsunuz? Gerçek anlamının(!) ezikliğini yaşıyor, sekülerlere "Sanal Kur’an" anlatıyorsunuz? Yemezler! Dedim ya şu günlerde adı konulmamış "Dinli—Dinsiz" ittifakı yaşıyoruz diye. Sıkıntı yok! Ben aklı başında olanlara açıklayacağım; ön yargılı olmayan herkes, işin gerçek yüzünü görecek inşallah. Açın klasik mealleri, Nur 33’ü aynen ateist gencin okuduğu gibi çevirmişler: <وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ>
MUSTAFA ÖZTÜRK (ve Herzeleriyle) VEDALAŞIRKEN...
Mustafa Öztürk'ün öğrencilerine aşıladığı nedir? Sırf bir "fikir jimnastiği" midir? Yoksa fazlası mıdır? Bu soruya cevap verebilmek için Prof. Dr. Ömer Demir'in Bilim Felsefesi'ne uzanmak lazım. Özellikle Kuhncu geleneğin "paradigma" üzerine söylediklerine. Yaklaşımlarının özetlendiği maddeleri alıntılarsam: "1) Bilim adamları bilişsel etkinliklerini ancak paradigmalarla sürdürebilirler. 2) Farklı paradigmalar birbirleriyle kıyaslanmayacak kadar nüanslara sahiptir. 3) Bilimsel bilgi "birikimsel" değil "devrimsel" bir nitelik taşır. 4) Bir paradigmadan diğerine geçiş "ânî bir algı dönüşümü" gerektirir. Yâni paradigma değiştirmek "din değiştirmek" gibidir." Bu gelenek, yine Ömer Hoca'nın ifadesiyle, "Pozitivizmin formulasyonuna değil bizzat kendisine karşı çıkmaktadır." Ah, atladık, en önemlisi sona kaldı. "Paradigma" nedir peki? Kitaptan omuz alalım tekrar: "Paradigma, onlar için dünyaya bakılan, standartlar veya ölçüler yumağıdır. (...) Bilim adamları topluluğu tarafından paylaşılan bir paradigmanın en belirgin özelliği "temel sorular" ve onlara verilebilecek "kabul edilir cevaplar"ın çerçevesini çizmesidir. (...) Ancak paradigma sadece "çalışma tekniklerini" veya "disiplinin temel varsayımlarını" değil bunların yanında söz konusu varsayım ve yöntemlerin doğruluğuna ilişkin "bilim adamları topluluğunun ortak inançlarını" da içerir." Yâni arkadaşlar "paradigma"nın bir tür "îtikad"a benzediğini de söyleyebiliriz. Çünkü îtikad da insanda âlem algısını kendisine göre belirler. Her îtikad sahibi aynasında yansıyan şekliyle âlemi bulur. Bu nedenle bir dinin "içinde" bilgi üretebilmek için "o dinin itikadına uygun" konuşmak lâzımdır. Yoksa üretilen bilgi "din hakkında" olur fakat "dinin içinde" olmaz. **Bediüzzaman'ın tabiriyle: "Meyl-i tevessü ise -çünkü dahildendir-
Tefekkürât
HEM İBLİS'E HEM DÜCANE'YE VEVAP...
Dücane Cündioğlu'na âit bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle bir şey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, bir şeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Bir şeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan âşinâ olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu "iddia sahibi olarak" sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Meselâ, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz "o adamın cinayet işlediğini" ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da "masumiyet karinesi" gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi. Fakat adalet her zaman böyle mi işler? "İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin "hep bu basitlikte işlemediğini" seziyorum. Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu suâlidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yâni, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?" Fakat, mürşidim, bu "gûya tarafsızlık" içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: **"Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye
Tefekkürât