Benim Livaneli’nin edebiyatçı kimliği ile ilgili derdim var. Bir yerlerden elime geçiyor kitapları; hakkındaki çarşaf çarşaf haberlerle de etkileniyor, okumaya karar veriyorum. Sonuç benim için yine hüsran. “Balıkçı ve Oğlu” için de hissettiklerim böyle.
Bodrum köylerinden birinde, balıkçı Mustafa’nın denizden kurtardığı Afgan bebeğin çevresinde kurgulanmış hikaye. Konu çok can alıcı; son dönemlerin en önemli sorunlarından birini, ölümü göze alıp ülkelerinden kaçan göçmenleri masaya yatırıyor Livaneli. Bence iyi işlense, göçmen ticaretinin merkezlerinden olan bir ülkenin yurtdışında da tanınmış bir entellektüelinin böyle bir eseri tüm dünya çapında iyi yankı elde edebilir, soruna daha fazla dikkat çekebilirmiş. Ancak Livaneli popüler edebiyatın tüm tuzaklarına düştüğünden ve tanınmış olmanın verdiği cesaretle eserinin zaten çok satacağını bildiğinden; az emek, çok mesajla bu seviyenin oldukça gerisinde kalmış.
Bence hep aynı sarmala düşüyor yazar: Önce ilgi çekici bir konu buluyor, hakkında araştırma yapıyor. Kitabında onun bu derin araştırmalarının farkına varabilmemiz için her birini birer cümle ile özellikle vurguluyor ki, konuya uzak biz cahiller, yanlışlıkla atlamayalım. Sonra hikayeyi süsleme amaçlı yüzeysel konu ve karakterleri ortaya karışık serpiştiriyor. Düz, son derece basit cümlelerle hikayeyi anlatıyor; aralara birkaç da betimleme serpiştirip görevini tamamlıyor. Ortaya okuruna yüksekten bakan, onu bilgece aydınlatmaya çalışan, ancak edebi olarak vasat bir eser çıkıyor.
Bu arada yanlış anlaşılmasın, popüler edebiyatın çoğu eseri zaten böyle. Bu tarzın seveni de çok, başta annem, dolayısıyla bu tarz kitapları beğenip okuyan insanları eleştiriyor değilim kesinlikle. Livaneli çıkıp popüler edebiyat yaptığını, çok satmayı eserin derinliğinden önde tuttuğunu