Süt ve Bal benim için sadece bir şiir kitabı değil, başucu kitabım diyebileceğim kitaplardan biri.
Rupi Kaur’un Süt ve Bal, Güneş ve Onun Çiçekleri ve Bu Beden Benim Evim kitaplarını her yıl sabit olarak Şubat ayında okurum. Bu artık benim için klasik bir okuma düzeninden çok, kendime dönme ritüeli gibi oldu. Aynı kitaplara her yıl yeniden dönüyorum ama hiçbir yıl aynı insan olarak dönmüyorum. Belki de bu yüzden sayfalarına her sene farklı notlar alıyorum.
Süt ve Bal’ın bendeki yeri ayrı. Çünkü bazı kitaplar vardır, size uzun uzun bir şey anlatmaz ama tam sustuğunuz yerden konuşur. Rupi Kaur’un şiirlerinde de bunu hissediyorum. Çok kısa, çok sade görünen birkaç satır bazen insanın içinde adını koyamadığı bir yere denk geliyor. Acı, sevgi, kırılma, kadın olmak, bedenle barışmak, iyileşmek, yeniden ayağa kalkmak… Hepsi fazla süslenmeden, doğrudan ve içten bir yerden anlatılıyor.
Bu kitabı ilk okuduğum zamanki notlarımla sonraki yıllarda aldığım notlar arasında bile fark var. Daha önce altını çizdiğim bir satır bu yıl bana aynı şekilde dokunmayabiliyor. Tam tersine, önceden geçtiğim bir sayfa bu kez beni olduğum yere çivileyebiliyor. Bence bu kitabı benim için özel yapan şey de bu. Kitap aynı kalıyor ama ben değişiyorum. O yüzden Süt ve Bal benim gözümde sadece okunmuş bir kitap değil; yıllar içinde kendi değişimimi de gördüğüm bir defter gibi.
Rupi Kaur’un dilini herkes sevmeyebilir. Bazılarına fazla sade, fazla kısa ya da fazla direkt gelebilir. Ama ben tam da bu yalınlığı seviyorum. Çünkü bazen insanın karmaşık cümlelere değil, içinden geçen şeyi dosdoğru söyleyen birkaç satıra ihtiyacı oluyor. Süt ve Bal bunu yapıyor. İnsanı uzun uzun ikna etmeye çalışmıyor; sadece bir cümleyle gelip kalbinizin kapısına oturuyor.
Kitabın özellikle iyileşme tarafı benim için çok