Onlar, Kürt kadınını sadece uzaktan uzağa bir hüzün figürü, dilleri dönmeyen bir sessizlik ya da sadece bir "masal" sanıyorlar. Küçümseyen gözlerle bakıyorlar o nasırlı ellere, o derin bakışlara. Kendilerini tarihin merkezine koyup, dağların ortasında açan bir çiçeği kör bir cehaletle taşlıyorlar.
Bilmiyorlar.
Bilmiyorlar ki Kürt kadını, bu coğrafyanın yarım kalmış tüm sevdalarını dengbêjlerin klamlarında tek bir gecede iyileştiren o gizli şifacıdır. Siz onun suskunluğunu yenilgi sanırsınız; oysa onun suskunluğu, içindeki fırtınalar dünyayı yakmasın diyedir. İçinin yorgunluğunu, o hiç bitmeyen "içsel gurbetini" fistanının renkleriyle örter de, yine de kimseye eyvallah demez.
Sırça köşklerinizden bakıp hor gördükleriniz, Mezopotamya’nın o sert, o acımasız kışlarında çocuklarını sadece nefesleriyle ısıtanlardır. Sizin kibirli cümleleriniz, bir Kürt kadınının alnındaki tek bir dövme kadar bile anlam taşımaz tarih karşısında. Çünkü o dövme, acının tene kazınmış asaletidir; sizin gibi geçici akımların, ucuz kelimelerin esiri değildir.
Siz saraylar masalları anlatırsınız: Onlar toprağın bizzat kendisiyle, kerpiç duvarların sabrıyla konuşur.
Siz aşkı tüketirsiniz: Onlar aşkı, hiç kavuşamayacağını bile bile bir ömür kalbinde bir muska gibi taşır. Aşkları yarım kalmıştır belki, evet, ama o yarım kalmışlıkta bile sizin bütün hikayelerinizden daha büyük bir adanmışlık vardır.
"Bizim buralarda kadının payına erken büyümek, çokça susmak ve hep güçlü kalmak düşer. Ama sanmayın ki bu bir vazgeçiş. Bir Kürt kadınının gözlerine dikkatli bakın; orada hem bin yıllık bir sürgünün hüznünü görürsünüz, hem de o sürgünden tek bir çiçekle geri dönecek olan o inatçı umudu."
Kürt kadınını küçümsemek, fırtınaya yön vermeye çalışmaktan farksızdır. Onlar ne sizin çizdiğiniz o sığ sınırların