Bir bireyin karakterini oluşturan bu savunmalar muazzam bir illüzyonu destekler ve bunu kavradığımızda, insanoğlunun bütün dürtüselliğini anlayabiliriz. İnsan, kendinden, kendinin bilgisinden, kendini eleştirmeden uzaklaşır. Kendi karakter yalanını, otomatik sükûnetini destekleyen şeylere sürüklenir. Ancak, mütehakkim bir şekilde onları çevrelemenin, kendini onlara karşı denemenin, meydan okuyarak onları kontrol etmenin bir yöntemi olarak kendini kaygılandıran şeylere de yaklaşır. Kierkegaard'ın bize öğrettiği gibi, kaygı aklımızı çeler, pek çok enerjik aktivitemizin dürtüsü haline gelir: Kendi gelişimimizle sahtekâr bir şekilde flört ederiz. Bu, hayatlarımızdaki uyuşmazlığın büyük bir kısmını açıklar. İhtiyaç duyduğumuz güvenliği elde etmek, kaygılarımızdan, yalnızlığımızdan ve çaresizliğimizden kurtulmak için sembiyotik ilişkilere gireriz; fakat bu ilişkiler de bizi sınırlar, oluşturduğumuz yalanı destekledikleri için bizi daha fazla köleleştirirler. Bu nedenle, daha fazla özgür olmak için onlara yaslanırız. İroni, bu yaslanmayı eleştirmeden, deyim yerindeyse kendi zırhımızın sınırlarında bir mücadeleyle yapmamızdır; dolayısıyla dürtüselliğimizi, özgürlük mücadelemizin ikinci el niteliğini arttırırız. Kaygıyla flörtlerimizde bile, dürtülerimizin bilincinde değiliz. Gerilimi ararız, kendi sınırlarımızı zorlarız, fakat bunu, çaresizliğin kendisiyle değil, çaresizliğe karşı örtümüzle yaparız. Bunu hisse senedi, spor arabalar, atom füzeleri, üniversitedeki korporasyonda ya da rekabette başarılı olma vasıtasıyla yaparız. Bunu, kendi çekirdek ailemizle beraber bir diyalog hapishanesinde, onların isteklerine karşı çıkıp evlenerek ya da onaylamadıkları bir hayat tarzı seçerek yaparız. Bu yüzden, bütün dürtüselliğimiz karmaşık ve ikinci el niteliğe sahiptir. Hatta