Haydar suların üzerindeki ince buz tabakasına küfretti. Dünyanın mizacına kış diye bir illetin musallat olmasını çok büyük bir talihsizlik olarak değerlendirdi.
Bir, hatta yarım yüzyıl içinde kıyamet boyutlarında iki savaş yaşanmıştı; Avrupa'nın ve sadece onun değil-toprakları sözcüğün tam anlamıyla kanla sulanmıştı. Dedemlerin evinde bisikletten düşmek, hatta kaşınmak bile yasaktı, çünkü çok dengeli bir insan olan dedem kan gördüğü anda kontrol edilemez bir krize giriyordu. Gözüpek dedem Büyük Savaş'ta cephedeydi ve sağ kalmayı başarmıştı; bu arada fazlasıyla kan görmüştü. Sonra da İkinci Dünya Savaşı'na katılmıştı; henüz çocuk sayılabilecek olan babam da bu savaşta silah altına alınmış, bu yetmezmiş gibi Almanlar tarafından da esir edilmişti. Gene bu savaşta, yağan bombalar yüzünden annem ailesiyle yaşadığı evini, çok sevdiği köpeğini, bütün çocukluğuna ve kendinden önceki kuşaklara ait anılarının tümünü yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nda ailemin bir tarafı Nazilerden canlarını kurtarmak için dağlara sığınmıştı.
Yani önce Birinci Dünya Savaşı olmuş ve nehirlerin rengi değişmişti. Yirmi yıl sonra ikinci bir savaş patlamış; bombardıman uçakları gökleri delmiş, askerler ev ev dolaşarak insan toplamışlardı. Böyle olunca, uzun kış öğleden sonralarında odamda otururken, üçüncü bir savaşın da kesinlikle çıkıp geleceğinden gayet emindim. Biz çocukların masumiyet içinde yaşamaya hakkımız yok gibi gelirdi bana. Evet, savaşların da mevsimler gibi dönemsel olduğunu sanıyordum; anlaşılamaz nedenlerle her kuşak bir savaş yaşıyor olmalıydı. Dedemin, babamın döneminde savaş çıktıysa biz çocukların döneminde çıkmaması için bir neden yoktu.