Kur'an'ı ilk okuyuşta derhal üzerimizde kalan etki, Allah'ın sonsuz yüceliği ve de sonsuz merhametli oluşudur. Buna rağmen birçok batılı yazar Kur'an'da anlatılan Allah'ı, hem cehaletleri hem de önyargıları sebebiyle yoğunlaşmış saf bir kuvvet olarak, hatta kaba kuvvet olarak ve hatta bazen kaprisli bir diktatör olarak (hâşâ) tasvir etmişlerdir.
Kur'an'ın insanı, kendini toplumdan soyutlayamaz. Onun sadece kendine karşı değil, aynı zamanda içinde bulunması gereken toplumuna karşı da ahlaki ve dini görevleri vardır. İşte Peygamberimizi de bir daha asla Hira mağarasına dönmemek üzere kendi toplumu içine çeken bu ahlaki dini görevdir ki, buna Fazlur Rahman, “Allah şuuruna dayalı ahlaki sosyo-politik bir düzen (toplum) kurma” demektedir.
Memleketimizde 12 yıl oturup bize hayran giden ressam Leopold Levy bir gün bana şunu söylemişti: «Siz ferd olarak, cemiyet olarak sayısız meziyetleri bulunan bir milletsiniz. İçinizde biraz yaşayıp da sizi sevmemek imkânsızdır. Yalnız bir acayip huyunuz var. Daima bir şey bekliyormuş gibi yaşıyorsunuz. Bir şey ki size her şeyi toptan düzeltmek, değiştirmek imkânını verecek ve o olana kadar siz biraz da hayatınızın dışında yaşıyorsunuz. İşte tek anlamadığım tarafınız budur. Hayat yaşanmak içindir, beklemek için değil.»