Açlık ~ Hasan İzzettin Dinamo
Serinin üçüncü kitabını da ağlamaklı bir halde yoğun duygular içinde bitirdim. Koskoca İstanbul'un gece yarılarını, arka sokaklarını, fakir insanlarını daha önce bu kadar açık açık ve göz önüne serici şekilde okuduğumu hiç sanmıyorum. 1928 yılının, İstanbul'unu öylece önümüze seriyor yazar, bu nasıl bir toplum gözlemi diyorum. Evet kitapta gözlem var ancak yargı yok. Açlık var isyan yok. Yetenek var değer yok. Makam var yetkili yok.
Genç bir adamın idealleri uğruna İstanbul'a gelişi ve koca bir şehre sığmayışının hikayesi Açlık. Şehrin arka yüzündeki pis, sapık insanlarının, yozlaşmış insanlarının, düşmüş bir insanın başına neler gelebileceğinin hikayesi.
Beklediği yerlerden sonuç alamayınca okuluna dönmek isteyen Musa bir yol çare aramak için didinir durur...
Musa'nın, kim nereye götürse o yana çekilişi, açlığın ve hayat tecrübesizliğinin vermiş olduğu cahillikle türlü kötülüklerle sınanışı, içim almadı bazen ama herşeye rağmen iyilerde var dedirtti.
En çok şaşırdığım ise yazarın dili, olayları öyle bir anlatıyor ki, siz sinirlenmeniz gerekirken sinirlenmiyorsunuz, şaşırmıyorsunuz, yargıda bulunmuyorsunuz, çünkü öyle aktarıyor yazar, bakın İstanbul'da bunlarda var diyor, aç kalan çocuklar da var, kimsenin fark etmediği, elinden tutmadığı çocuklar, neler görüyor, yaşıyor... Sadece bilin istemiş sanki. Kendisi de ne bir yargıda bulunmuş, ne de eleştirmiş, böyle insanlar da var diyip kafasını çevirip geçmiş...
Tek bir yerde bir sorgu hissettim, bu belkide benim sorgumdu; ona yıllarca sen büyük adam olacaksın, sen çok yeteneklisin diyen büyük insanlar, neredeydi?
Yüreğime oturan kitaptaki son dizeleri buraya yazmasam olmazdı;
"Dün başıma vururken felek tunç yumruğunu
Kovulduğum bu şehre şerefle gireceğim.