“Bizim tarihle ilgilenmemiz…hafızamıza kazınmış kalıp sahnelerle ilgilenmekten ibarettir, biz hep bu sahnelere baktık, oysa gerçek başka yerde, henüz hiç kimsenin keşfedemediği kuytu bir köşede.”
Kitabın ilk elli sayfasında ne okuyorum ben diye düşündüm. Sahiden ne? Nereye varacağını hiç belli etmeyen parça parça görüntülerden bahsediyordu yazar. Tren garları, mimari detaylar, rastlantısal karşılaşmalar, tarih kırıntılar gibi görünen parçalardan bir şeyler dikmeye çalıştığını sonradan anladım.
Tüm o mekanların, fotoğrafların, zamanın izini, insanın geçmişi saklama-unutma alışkanlıklarını yansıtan birer ‘hafıza mekânı’ gibi ele alındığını fark edince dikkat kesildim.
Kitabın parçalanmışlık biçimiyle karakteri Austerlitz’in kırılan hafızasının ne kadar uyumlu olduğunu fark ettim. Sebald’ın derdi okurunu önce bu labirentte kaybetmekti, ki bir kimliğin nasıl kaybolmuş olabileceğini hissedebilelim.
Çünkü Austerlitz, tarihe Kindertransport diye geçen bir tanımın tanımlanmamış bir parçası. II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Nazi zulmünden kaçırılarak İngiltere’ye gönderilen yaklaşık 10.000 Yahudi çocuktan biri. Kim olduğunu, ailesine ne olduğunu bilmeyen, koparılmış, parçalanmış, dağıtılıp bırakılmış geçmişinin oyuklarında dolaşan kayıp bir ruh.
“Militan bir mersiyeci” diyordu Sebald için Susan Sonntag. Anlıyorum şimdi niye böyle dediğini.
Sebald yas tutmakla ve sadece kayıpları anlatmakla yetinen biri olmadığı, insanı tarih içindeki yerinden, acı ve iktidar ilişkilerinden, hatırlama-hatırlamama mekanizmalarından hareketle anlattığı için.
Melankolisi pasif bir hüzünden ibaret olmadığı, siyasi bir uyarı, hafızaya müdahale etme çabası taşıdığı için.
Acıyı estetize etmeden ve unutturmadan anlattığı için.
Okurunu kolay bir seyirci gibi konumlandırmak yerine acz, suç,