Kadim bir rüzgârın, Ari topraklarından süzülüp insanlığın karanlık dehlizlerine fısıldadığı o ilk ve en berrak seslerden biridir Avesta; bir kitaptan ziyade, ateşin çıtırtısında saklı bir hakikat pusulasıdır. Zerdüşt’ün o yalnız ve mağrur ruhundan süzülen bu metinler, evreni sadece bir madde yığını olarak değil, ışık ile karanlığın, yalan ile hakikatin göğüs göğüse çarpıştığı muazzam bir sahne olarak tasvir eder. İnsanı bu devasa kozmik dramın ortasına fırlatırken, ona pasif bir kurbanın çaresizliğini değil, bir yaratıcının ve koruyucunun sorumluluğunu yükler; çünkü Avesta’ya göre her bir "İyi Düşünce", karanlığın kalbine saplanan bir güneş ışığıdır. Nietzsche’nin yüzyıllar sonra "Tanrı öldü" çığlığıyla yankılanan o bireysel özgürlük sancısının, aslında binlerce yıl önce bu metinlerde "kendi yolunu kendi aklınla seç" diyen o vakur tınıyla mayalandığını hissetmek ürperticidir. Toprağın kutsallığını, suyun berraklığını ve ateşin arındırıcılığını birer ibadet nesnesi değil, yaşamın bizatihi kendisi olarak kutsayan bu kadim bilgelik; yalanın her türlüsünü bir ruh kanseri gibi dışlarken, dürüstlüğü ve üretmeyi varoluşun en yüce dansı olarak ilan eder. Avesta, bir peygamberin tanrısal buyruklarından öte, insanın kendi içindeki o kadim karanlığı (Ehrimen) yenip, kendi içsel aydınlığına (Ahura Mazda) yürümesi için yazılmış lirik bir manifestodur; o, tozlu rafların değil, vicdanın o uçsuz bucaksız vadilerinde yankılanan bitimsiz bir sabah ezanıdır.