birine hem çok öfkelenip hem şefkat duymak arasında gidip gelen duyguların yıpratıcılığını iyi bilen biriyim. arkasından gelen nefret ve vicdan azabını da. bundan alâ duygusal şiddet olmaz bence. yaşamınız boyunca içsel bir mücadeleyi gerektirir çünkü.
ann quin’in berg’i de bu duygulara dair bir meseleyi babalık üzerinden anlatıyor. adını da kendini de ters yüz eden berg (greb) 28 yıl önce annesini ve kendisini terk eden babasını bulup öldürmek kararıyla yola koyuluyor, buluyor da. bulduktan sonra öldürüp öldürmeme, öldürme şekli ve zamanıyla ilgili kararsızlıkları, şüpheleri, paranoyalarını okuyoruz. üstüne geride bıraktığı onu merak eden bir anne var, sesini satır aralarında duyduğumuz. ancak satır aralarındaki eslerde konuşan, alttan alan, yetinen kadınları bildiniz mi? ben öyle bir kadın gördüm orada mesela.
karmaşık, inişli-çıkışlı, savrulduğunuz bir metin berg. metaforlar, bilinç akışıyla yazılmış satırlar, halüsinasyonlarla dolu deneysel bir şey okuyorsunuz. ann quin içindeki çamurlu alanı almış bir yandan karıştırıp bir yandan parçalayarak önümüze bırakıyor. o bıraktıklarını anlamaya bir yerlere bağlamaya çalışmak zorlayıcı fakat değişik bir okuma. isterseniz kendinizi satırların akışına koyvermenizde mümkün.
aynı zamanda otobiyografik ögeleri olan bir roman. yazar ve annesi de babası tarafından terk edilmiş, ann quin 17 yaşına kadar katolik manastırında eğitim görmüş. sonra yazmış, yazmış ve 37 yaşında hayatına son vermiş.
dalgalarla mücadele etmek, aynı zamanda denizin altını da üstünü de merak etmek gibi bir okumaydı. bir de bütün metne yerleştirilmiş ataerkil toplumsal yapı eleştirisi var ki tadından yenmiyor.