Kim bilir kaçıncı durağıyım bu kitabın. 1965’ten bu yana okunan, 1972 8. basımını bir arkadaşına “Dostlukla...” notu ile armağan edilmiş bir kitap var elimde. Kitabın ilk sahibi yazarın ölümüyle onu anan Oktay Akbal’ın köşe yazısını kesip kitabın içinde saklamış. Nerden baksam 48 yıllık bir kitap. Hediye zinciri ile en sonunda benim elime ulaştı. Hediye edilen kitaplar için de, kitabın kişilerden aldığı izler üzerine beni düşündüren bir kitap oldu.
——spoiler içerir—-
Anadolu’nun sözlü geleneğini ustaca kullanmış, yörenin ağzını tüm samimiyeti ile aktarabilmiş bir destan örneği “Cemo”.
Destanın “Cemo” adını almasının nedeni ile Cemo’nun iç dünyasının çokta olmadığı bir eser. Eser kendini okutuyor. Öyle akıcı, öyle cezbedici ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Bunda herkesle hemfikirim. Yalnız Cemo karakterinin Anadolu’da kadın olmanın zorluklarını erkek gibi yetişmesiyle harmanlayan kadını görmedim. Kendini savunacak, dilini sakındırmayan Cemo yoktu. Bir iki yerde kendi olsa da, Cano babasının yiğit kızı, Çamcı Memo kocasının alımlı, cesur, yabani karısı olarak kocası ve babasının yollarını birleştiren kadın olarak var. Güzelliği ile dillere destan, başlıkla değil seçimle koca seçsin diye yetiştirilen bir kadın var.
Toplumun aksak yönleri ile savaşan bir baba, Cano var. Ağaya başkaldıran, cumhuriyeti tanıyan, düşünen Cano var. Sevda da yiğitlik mertebesi ile ağa düzeninde olmazsa olmaz ezilen ve baş kaldıran Cano var. Nasıl sevdiğini anlatan bir Cano var. Sevdiğini tasvir eden bir Cano var. Tek başına evlat yetiştiren, nazlı değil, cenge gidecek bir evlat diye övünen Cano var.
Yetim, öksüz Memo. Akraba elinde oğul olmuş Memo. Sevdaya düşmüş Memo. Devlet tanımış Memo. Ağlayan, üzülen, siyasi olaylarla karşılaşan, ötekileştirilen, insanlığı ve türlüleri ile öne çıkan