Dağ Çiçeklerim

9,0/10  (4 Oy) · 
6 okunma  · 
2 beğeni  · 
331 gösterim
"Ey Mastarların, Hazarların, Gölcüklerin, Muratların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Uluovaların evlatları, ey Tunceli ve Bingöl'ün göklerle yarışan çetin dağları, boynunu binbir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları...
Ey saadetinize sevinç, dertlerinize gözyaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!...

Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun!

Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, kömünüze rahmet gibi yağsın ve mesut olun..."
Barış ŞAHİN 
27 Oca 03:34 · Kitabı okudu · 26 günde · Beğendi · 9/10 puan

Keyifle, imrenerek ve de belirtmeliyim ki hayretle okudum. Bir öğretmen olarak Sıdıka AVAR'ın yaptıklarını yapabileceğime malesef inanmıyorum. O kadar zorluk, imkansızlık nasıl aşılır aklım almıyor. Ben olsam en başında pes edip bırakırdım diye düşünüyorum. Sıdıka AVAR eğer bir öğretmen ise ben kendi adıma neyim diye sorgulamadım dersem yalan olur. Okuyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Takdir edilmesi gereken bir öğretmen. Şu an aramızda değil ama ben kendisinden bu kitap sayesinde yeni haberdar oldum. Allah mekanını cennet eylesin inşallah. Yaptıkları herkesin yapabileceği şeyler değil. O yüzden takdir ediyorum.

Kitaptan 16 Alıntı

HEPİ DERSLERE GEL, HEMİ?

İlk Türkçe dersim birinci sınıfaydı. Sınıfa gülümseyerek girdim. Çocuklar "rap" diye ayağa kalktılar, başlar yukar da, göğüsler dışar da, yüzleri ciddi, öylece durdular.
- Günaydın çocuklar! Gayet sert ve yüksek sesle:
- Sağ ol! dediler.
Güleceğim geldi. Sanki askerlik oyunu oynuyorduk. Oturttum öğrencileri.
Bu türlü selamın 4. Umum Müfettişliğin bir.isteği olduğunu, bu selamı bizzat Paşa'nın öğrettiğini daha sonra öğrendim.
- Sınıf 22 mevcutluydu. Çocuklar 10'la 17 yaş arasında müthiş fark gösteriyordu. Kendimi tanıttım. Onlara
Türkçe okuma - yazma öğretmek için geldiğimi söyledim, Birbirini dürtüyor, fısıldaşıyorlardı. Küçüklerin yüzünden sevinç, büyüklerinkînden şüphe okunuyordu. Büyükler küçüklere küçümser bir terslikle :
- Giz sus, ayba hal... diyorlardı.
- Yooo, şimdi konuşuyoruz. Siz bana birer birer kendinizi tanıtın bakayım.
Birbirlerinin yüzlerine bakıştılar. Ne demek istediğimi anlamamışlardı.
- Önce karşılıklı tanışalım. Ben size adımı, soyadımı söyledim, beni tanıdınız. Şimdi de siz bana adınızı, soyadınızı söyleyin, ben de sizi tanıyayım. Büyükler kaşlarını çatarak, küçükler utangaç utangaç başlarını önlerine eğdiler. Bu, köy geleneği idi. Ben teker teker sormaya başladım. İsimler içinde güzelleri de acayipleri de vardı: Elif, Kumru, Sanem, Gazel, Aslıhan, İpek, Çiçek..., Anik, Altın, Fintos, Sısan, Kadife, Fincan, Saray... gibi. Tanışmadan sonra onlara küçük, gülünç bir hikâye anlattım. Gayet açık ve samimi olarak gülenlere büyükler kaşlarını çatıp "Giz ayba" diye baskı
yapıyorlardı. Onlara gülmenin tabii olduğunu, ayıp olan tarafı olmadığını, herkesin nasıl nefes almak, .konuşmak, yürümek hakkı varsa, gülmeye de hakkı olduğunu anlattım, Yalnız yersiz gülmek, alay etmek için gülmek naziklik değildir, dedim. Dertlerinden birine parmak basmıştım. Küçüklerden biri üzgün bir ifadeyle, ablaların yatılılarla alay ettiklerini söylerken büyükler yine susturmak istediler, engel oldum. Onlara sezdirmeden okuma - yazma, konuşma bakımından seviyelerini kavramaya çalıştım. Bazıları biraz Türkçe biliyor, diğerlerinin Türkçesi bir kaç kelime... Konuşmalarımızı anlamıyorlardı bile. Yalnız alfabeden bir kaç sayfayı ezberlemişlerdi. Dersten çıkarken öteki dersin de Türkçe olduğunu söyleyerek gelip gelmeyeceğimi sordular.
-Tabi geleceğim, dedim.
İçlerinden biri:
- Hepi derslere gel, hemi? dedi.
Ona gülerek tek gözümü kırptım.
Tenefüste yatılılar arasında bir kaynaşmadır gitti. Birler anlatıyor, anlatıyorlar; yeminler ediyorlar, ötekilerinse sorulan bir türlü bitmiyordu. Anlıyordum kî, konu bendim. Öğleden sonra yatılı ikilere girdim derse, selamladım, aynı tempo ile "Sağ ol!" dediler. Tanışma merasimi...
Hepsi yetişkin kızlardı. En küçüğü "on dört", en büyüğü "on sekiz" diyordu ama 20 görünüyordu bazısı. İki çocuk ters ifadeli, sert bakışlı, vahşi görünüşlü idi, ikisi de esmer, orta büyüklükteydi, birisinin kaşlarının
ortasında döğme vardı. Diğerleri yumuşak görünüşlü, bir kısmı boylu - boslu, levent çocuklardı. Bazıları güler yüzlü, hareketli, şehirli gibiydi. Bir keçinin gamlı, hareketsiz, pek ağırbaşlı görünüşleri vardı. Bunlardan birinin,
düğün gecesi jandarmalar tarafından alınıp okula getirildiğini dinlemiştim. Bu, genç irisi, 20 yaşlarında, kanlı - canlıydı; çilli, aydede yüzlü, ağırbaşlı, dertli bir görünüşü vardı. Genellikle şive çok bozuktu. Onlara Ömer Seyfettin'in çobanlıkla ilgili "Yüz Akı" hikâyesini anlatım. Keyiflendiler, gülüştüler; onlardan bir hikâye anlatmalarını istedim, sustular. Her birine köylerini sorarak konuşturmaya başladım. Köy pınarlarım, cayırlarını, ormanlarını, dağlarını sorarak konuştururken ben de katılıyordum. Coşmuşlardı, her biri köylerinin baharını, yazını, güzünü, harmanlarını, hayvanlarını, hatta yayık ayranlarını saydılar... Anlatılanlara göre cennet
gibiydi köyler. Bir sene sonra kendimi dağlara, taşlara serip köy Köy dolaşırken görecektim ki, pınarların bir çoğu kayalık bîr dere veya bir sel yolu sızıntısı, kimi kel tepelerin dibinde cılız söğüt ağacı gölgesinde çamurlu bir kaynaktır. Meğer gurbette iken insanda sılası ne canlı bir cennet hayali gibi renkleniyormuş.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka AvarDağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar

“Ey Mastarların, Hazarların, Gölcüklerin, Muratların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Ulu ovalarım evlatları, ey Tunceli ve Bingölün göklerle yarışan çetin dağları, boynunu binbir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları...
Ey saadetinize sevinç, dertlerinize gözyaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!...
Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun!
Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, kömünüze rahmet gibi yağsın ve mesut olun..."
Sıdıka

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka AvarDağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar

- Tünaydın çocuklar, dedim.
Evvela anlamamış gibi (birbirlerine sonra hepimize ve bana hayretle baktılar ve kaynaştılar,
."Günaydın" dedi giz, lafı arkaya doğru dalgalandı.
- Nasılsınız çocuklar?
Yüzlerde gülücükler belirdi, sorum yine arkadaşlarına doğru dalgalandı. Saçları traş olmamış yaşça daha büyükçe bîrisi temiz bir Türkçe İle:
- Hoşgeldinlz hocanım, deyince inceli -kalınlı bir ağızdan değişik şive ile :
- Hoş geldiniz hocahanem, hoş geldiniz hocahanım, sesleri yükseldi ve arkalardan dalgalandı.
Hocahanımlar kızcağıza, ;
- Şu yatılıları mütalaaya götür, başlarında dur, dediler.
Koridorda çetin bir çekişme başlamıştı. Yatılılar sınıfa gitmek istemiyorlardı, yüksek sesle konuşmalarını işitiyorduk.
- Giz Güllü, Güllü, bize "günaydın" dedi.
- Hee, "nasılsınız çocuklar" da dedi
- Güleç yüzlü giz bu hoca...
Bir kaç ses birden destekledi:
- Giz marak etme, yarın o da ötekiler gibi tezden
- Hee...
- Hadi çocuklar mütalaaya.
- Bacım bu hoca da gözel.
- Oy anam paltosu da gozel.
- Bizim hocaları hepi lise okulu hocalardan daa gozel..
- Nidem gı, huyu gözer ola.
- Ama bu hoca geldiği kimin bizlen konuştu.
- Vi anaii... gıı... İki gatır yükü rnal, aha antre dolmuş.
Tiz bir ses:
- Haydi bakayım mütalaaya. Arkadaşlara:

- Bir öğretmen daha mı var? diye sordum.
-Yok, bu kadarız, işte.
- Pansiyon çocuklardan, hani size ilk defa "hoşgeldiniz" diyen.
- Onlar kazalardaki memur çocukları.
- Ayol ötekiler dağ ayıları.. Ne anlar "hoşgeldin" den, "tünaydın"dan.
Muavin :
- Müdüranım yatak odasında, sizi artık yarın tanıştırırız, şimdi rahatsız etmeyelim, dedi.
Arkadaşlardan biri, bana da göz kırparak ilâve etti:
- Hem şimdi bal haftasındalar, çünkü sizden iki gün evvelki trenle kocası İstanbul'dan geldi. Her zaman balayı olmaz ya, bu da bal haftası işte,,.
Muavin hanım :
- Yorgunsunuz. Size yukarda bir oda hazırladık, herhalde elinizi yüzünüzü yıkarsınız. Musluklarda su yok, size bir ibrik su göndereyim. Elektrikler sönmeden işlerinizi bitirin, çünkü 11.00'de elektrikler kesilir. Şakacı bir arkadaş olan dikiş öğretmeni, dudaklarına sigara takılı taraftaki gözünü kapayarak alayla:
- Banyomuz var ama suyu, sıcağı yok. Her hafta biz de saltanat arabasıyla hamama gideriz. Hep gülüştüler. Arkadaşlarımın "saltanat arabası" ismini verdikleri bu arabayı ertesi gün gördüm. Filizi renkli bir taksi üstünün, fayton arabası dingilleri arasına yerleştirilip kupa gibi kullanıldığı, acayip bir taşıttı. Hamam dönüşü hanımiar hep onu ararlardı. Küçücük odamda yalnız kalınca soyunmaya başladım. Bavullarım adamdaydı. Havlumu çıkarırken kapı tıkladı. 15 yaşlarında bir öğrenci, elinde yer yer sırları dökülmüş emaye çaydanlıkla geldi. Teşekkür edip almak istedim, vermedi.
- Ben dökem Hocahanım.
- Estağfurullah evlâdım, ben kendim dökerim. Getirdiğine teşekkür ettim, yine vermedi.
- Yon, olmaz. Ben dökem. siz yıkanasız, iğle hoş oli.
Epeyce mücadeleden sonra ibriği elinden aldim. Biraz vakit geçirdikten sonra bitişik olan musluk odasına gittim.
Yıkanırken baktım ki kızcağız başını uzatmış,
- Vah bana, vah bana, ayba(') ha, Hocahanım, bana ayba ha!.., diye döğünüyor.
Yıkanmaya devam ederken,
- Hiç öğrenciye su döktürülür mü? O zaman bize ayıp.
Kızcağız elini geniş geniş sallayarak,
- Tööö!.. çekti. Biz neler yıkamayız ki!.,.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka AvarDağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar

“Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe’nin bu köylere ‘ana’ ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. <Buraya da Türkçe’yi ‘ana’ ile sokmalıyız> diyorlardı

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 33)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 33)

“Kilometrelerin gerisindeki o yalnız kalmış bölgelerin insanlarına el vermek, gönül vermek, yol açmak için insanları gönül dolusu sevmeli, benliğimi onlara adamalıyım.
Sönük elektriğin aydınlatamadığı karanlık bir istasyon. Yağmur, çamur… Başları sarılı,
büzülmüş birçok insan pencerelerin önünde yavaş yürüyerek bağrışıyor:
- Hamal, götürelim!
- Arabacı… Araba isten mi?
Okula tel çekmiştim. Boş ümitlerle bir süre pencerede bekledim, arandım. Nafile. Buradaki tek polisin yanına gittim. Enstitü’ye tayin edildiğimi, yabancı olduğumu, beni emin bir arabacı ile okuluma gönderme lütfunda bulunmasını rica ettim. Cevap vermeden etrafına bakındı ve seslendi:
- Lo3, arabacı!...
Koşarak yanımıza gelen arabacının başı, boynu bir şalla sarılıydı.
Araba yüklenince polis de bindi yanıma, beni okula kadar götüreceğini ümit ederek içimden sevindim. Ortası ağaçlı geniş bir caddeye çıktık. Elektrikler o kadar sönüktü ki kenardaki evleri seçemiyordum. 500 metre gittikten sonra polis arabacıya:
- Dur, dedi.
- Bana döndü:
- Ben karakoluma geldim, size uğurlu ola, diyerek indi. Benim de yüreğime indi. Arabacı
caddeyi dönerken:
- Siftah mı gelişin bura?
- Evet, dedim.
- Bilisin bacı, bu Enistütü zorlu yirdedir. Yolu çetindir ha…
- Öyle mi?
Epeyce gittik, hayal meyal seçtiğim evler bitti. Arsalardan, tarlamsı, çamurlu yerlerden bata kurtula nihayet okula gelebildik. Ben iner inmez arabacı hemen parasını istedi, 7,5 lira aldı. Ben kapıyı çalarken o da alelacele eşyaları indiriyor, bir taraftan da:
- Hayvanlar üşii, diye homurdanıyordu.
Ben zile uzandığım zaman arabacı kapı yanına eşyaları yığmıştı bile. Hemen hayvanları kamçılayıp gitti. Senelerce bir istasyona gidişimde, beni bütün şehrin çamurlu sokaklarını, boş tarlalarını dolaştıran bu hilekar arabacıyı andım. O zamandan beri, 25 kuruşa gittiğimiz istasyondan her arkadaşı karşılamayı bir gurbet vazifesi
saydım. Karanlık, iki tarafı duvar olan sokakta okul kapısını defalarca çaldım. Etrafın ıssızlığından korkuyordum. Yorgundum, üşüyordum. Bir ayak sesi, nihayet kapı açıldı.
Ablak, kırmızı yüzlü bir hademe… Yeni tayin edilen öğretmen olduğumu anlatmaya çalıştım. Yüzünde hiçbir mana ifadelenmeden merakını yenecek kadar beni inceledi, sonra şüphe ile kapıyı yüzüme kapayıp içeri girdi. Gecenin soğuk karanlığında kalakaldım. Rüzgarın yağmurla kırbaçladığı soğuk sokakta kendimi çok garip ve yalnız hissettim. İçimde korku, kafamda soru… Herhalde haber vermeye gitmiştir diye düşünüp teselli bulmaya çalışarak bir süre bekledim. Tekrar zile bastım. Bana uzun gelen dakikalardan sonra içerde koşuşan topuklu ayakkabı sesi… İçimde bir ferahlama, kapı açıldı. Aşina bir arkadaş sevinçle boynuma sarıldı. Bu sıcacık karşılama bana her şeyi unutturdu, benliğimi ısıttı.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 20)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 20)

“Bu görev bana eğitimde geniş yetki verdi.
Tedbirleri şöylece sıraladım:
1- Yatılıların saçını kesmeyeceğiz. Temizliğini ben üstüme alıyorum.
2- Çocukları hademe tahakkümünden kurtaracağız.
3- Öğrenciye kötü söz söylenmeyecek, küfür hiç edilmeyecek, hele dayak asla olmayacak. ''Kuyruklu Kürt'', ''Dağ Ayısı'' laflarını duyduğumuzu okulda tutmayacağız.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 64)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 64)

“Veliler köye döndüklerinde saçları kesmeyişimi ilk müjde olarak veriyorlarmış (s.68)”.
“Temmuz ayı içinde Müdüre Hanım’la anlaşarak Paşa’ya gittim. O zaman Tunceli’ye gitmek için izin alınırdı. Kızımla Mazgirt’e gitmek için izin istedim. Programımı açıkladım:
- Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem çocukları hem aileleri ürkütüyor. İzin
verirseniz köylere çocuk toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin
okutacağını görürlerse gönülleri rahat olmaz mı?
- Ben de bunu çok düşündüm. Hangi öğretmen? Dedi ve durdu. Dikkatlice bana baktı, sertçe:
- Kelleni koltuğuna aldığının farkında mısın?
Bir an düşündüm. Soruyu karşı soru ile karşıladım:
- Efendim, bu kelle düşerse kızımı okutur musunuz?
Paşanın üzüldüğü yüzünden belliydi. İki elini masanın üstüne koyarak ayağa kalktı, askerce:
- Evet! dedi.
Ben de ayağa fırladım. Söz bitmişti herhalde, askerce selam vererek:
- Sağol Paşam! deyip çıktım.
Öğle sonu izin kağıdım gelmişti

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 74)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 74)

“………Müdüre Hanım beni odasına çağırtmıştı. Giderken düşünüyordum: Acaba yatılıları koruduğum için kınayacak mı? O da yatılıları şımarttığıma mı inanıyor? Müdür bana gayet yumuşak, güler yüzle yer gösterdi. Ben hala şüpheliydim. Müdür:
- Hoca’nım, bakanlıktan bir emir geldi; sizin durumunuz hakkında.

- Bakanlık size yatılı Akşam Kız Sanat’ın amirliğini vermiş. Yani köy kızlarının bir nevi muavini, sorumlususunuz. Okulda, onların eğitimi, öğretimi, barındırılması, sağlığıyla siz ilgileneceksiniz. İşte emriniz, diye kâğıdı uzattı.

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 47)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 47)

Kitabın ön sözünde Sıdıka Avar'ın kızı Bahu Görk Avar sesleniyor.

“Avar’ı görüyorum; masanın başında yokları var edecek yollar arıyor…
Avar’ı görüyorum; yalçın dağlara yüz vermiş katır sürüyor, geçit vermez kayalarda ’dağ
çiçekleri’ arıyor…
Avar’ı görüyorum; başörtüsü, şalvarını çekmiş, yoksul, toprak damda köy kadınlarına
yavrularının gelecek bilincini aşılıyor…
Avar’ı görüyorum; okuluna getirebildiği ‘dağ çiçekleri’nin dikenleşmiş saçlarından bit
ayıklıyor…
Avar’ı görüyorum; sınıfta, atölyede, yemekhane, yatakhanede, tuvalette çiçekleri’ne yaşam
yolları öğretiyor…
Avar’ı görüyorum; yoksul sınıfında ’çiçek’lerinin kulaklarına, kalplerine Türk dilinin müziğini
işliyor…
Avar’ı görüyorum; bir bayram akşamında, okulun loş koridorlarında, ‘çiçekleri’ ve
öğretmenleriyle kol kola kenetlenmiş, halay çekiyor…
Avar’ı görüyorum; karakışın diz boyu karında, odunsuz, aç, hasta kalmış bir köy öğretmeninin
yardımına koşuyor…
Avar’ı görüyorum; okulunda yoksul bir ‘çiçeği’nin çeyizini, düğününü yapma telaşının
mutluluğunu yaşıyor…
Avar’ı görüyorum; ‘dağ çiçekleri’nin özlemiyle dopdolu, balkondaki saksılarda emeklilik
çiçekleri yetiştiriyor, anılarını topluyor…
Avar’ı görüyorum; anılarını sonuç alamadan dolaştırdığı yorgun bir günün akşamında,
kırıklığı avutmaya çalıştığımızda, yılların dertli izleri arasına gizlenmiş gözlerindeki o inanmak
arzusu ile yanan ışığı görüyorum…
Yaşlı, hasta halinde T.V. başında bilgi yarışmalarını cevaplarken görüyorum…
Hasta yatağında küçülmüş bedenini, ‘Ben artık gitsem iyi olur. Sen de perişan oldun.’ Diye
veda eden gözlerini görüyorum.
(O gözler artık geleceğe küskün bakmıyorlar…)

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 358)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 358)

“Köy evlerinde ateşi söndürmezler, ocak lazım olduğu zaman kuru çalı çırpı ile uyandırıp meşe odunu koyarlar. Çünkü köyde kibrit denilen medeniyet alevciği yoktur

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 86)Dağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar (Sayfa 86)
2 /