Platon’un Devlet’ini elime aldığımda açıkçası biraz çekinmiştim. Kalın, eski ve felsefeyle dolu bir kitap… “Acaba sıkılır mıyım, acaba anlamakta zorlanır mıyım?” diye düşündüm. Ama sayfalar ilerledikçe kendimi beklemediğim kadar canlı bir tartışmanın ortasında buldum.
Her şey çok basit bir soruyla başladı: Adalet nedir?
Başta bu soruya herkesin bir cevabı vardır diye düşünmüştüm. Ama Sokrates’in karşısına çıkan fikirler “adalet güçlü olanın işine gelendir” ya da “dostlara iyilik, düşmanlara kötülük etmektir” birer birer çürütülünce benim de kafam karıştı. Demek ki adalet, düşündüğümden çok daha derin bir meseleymiş.
Platon, adaleti anlamak için gözünü bireyden devlete çevirdiğinde şaşırdım. Ortaya üç sınıflı bir toplum çıktı: filozoflar yöneten, askerler koruyan, üreticilerin yaşamı sürdüren bir düzen. Adalet ise herkesin kendi işini yapmasıydı. O an düşündüm: Bizim toplumda gerçekten böyle mi işliyor? Yoksa herkes herkesin alanına karışıyor mu?
Kitabın en çarpıcı kısmı hiç kuşkusuz mağara alegorisi oldu. Zincirlenmiş insanların sadece gölgeleri izlediği o sahne gözümün önüne geldiğinde ürperdim. Birinin zincirini kırıp dışarı çıkışı, gerçek güneşi görmesi ve sonra geri dönüp diğerlerini uyandırmaya çalışması… İşte filozof böyle anlatılıyordu. Ama aslında o zincirlenmiş insanlar bana çok tanıdık geldi: Belki biz de çoğu zaman gölgelerle yetiniyoruz.
Devlet’i okurken sık sık kendime döndüm. “Benim için adalet ne demek? Hakikati görmeye cesaretim var mı? Yoksa zincirlerimle mi yetiniyorum?” Kitap bana kesin cevaplar vermedi ama zihnime yeni sorular ekti. Ve belki de asıl değerli olan buydu.
Sonunda fark ettim ki Platon’un Devlet’i sadece bir felsefe kitabı değil. Aynı zamanda içsel bir yolculuğun rehberi. Sayfalar bittiğinde yolculuk bitmiyor; insan kendi içindeki