Adı:
Duvar ve Adam
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
196
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752208384
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Sercan Leylek’in Norveç Kültür Fonu tarafından ödüllendirilmiş romanı Duvar ve Adam, sıra dışı bir 1001 gece masalı sunuyor. Bizlere Nazi Almanyası kuşatmasındaki Oslo’yu tanıtan hikaye, Türk edebiyatına yeni bir tat katmayı amaçlıyor.

2017 Yılında ilk kez Norveççe olarak yayımlanan eser, aynı zamanda tanıtım filmiyle Oslo Kitap Festivali’nde ikincilik ödülü kazandı. https://www.youtube.com/watch?v=gpVONxrN0_Q&
  • 196 syf.
    ·7 günde
    Adam gibi yıkın duvarlarınızı dedim ama “demesi kolay, gel yerimde ol da sen yık” denildiğini duyar gibi oldum. :)) İşin aslı, herkesin duvarı; kendine zor, kendine aşılmaz, kendine yıkılmaz görülür. Taa ki şans yüzüne gülüp de kendi yarattığı ve yine kendi gözünde aşılmaz duvarının aslında nasıl da kolay aşılacağını, hatta olmayan bir duvara toslayıp durduğunu ancak ve ancak güvendiği farklı bakış açısına sahip birinin gözünden görene kadar durumdan bi haber, bedbaht ve dipsiz kuyulardayız…
    Bu kadar ”DUVAR” dememin nedeni ise; sizden, bizden biri bir genç “ADAM” güzel yurdumun, üzerinden güneş eksik olmayan cennet köşelerinden biri olan İzmir’den kalkıp, binbir umut ve heyacanla Güneşin az görüldüğü sisli-puslu kasvetli :) Norveç’e gidip, Oslo’ya yerleşmesini müteakip, yeni hayatına tutunurken önce inşa edip, sonra yıktığı kendi duvarının hikayesini, kendi duvarında sıkışıp kalanlara ayna tutar gibi ortaya çıkardığı eserini okurlarıyla paylaşımı üzerinedir.
    “Duvar ve Adam” hikayesinde yazar aslında, kısa film senaryosu yazmak niyetiyle yola çıkıyor. Yola çıkıyor, çıkmasına ancak, gelgelelim hikaye kontrolü yazarın elinden alıp, çıkılan kısa yoldan rotayı Kaf Dağı’nın ardındaki uzak ülkelere doğru çeviriyor. Zamanda yolculuk bu ya önce M.Ö. yaklaşık 1500’lü yılların Antik Mısır’na, oradan, 1942 yılının Nazi işgalindeki Norveç’in başkenti Oslo’sundan, 2017 yılı Oslo’suna getiren hikayenin genel yapısı; fantastik kurgulu, azıcık da 1001 gece masalları tadında öyle ki farklı milliyette, farklı inançta, farklı mizaçta ama hayata tutunma bağlamında tüm farklılıkların farkının önem derecelerini “önce insan “ temelinde bertaraf etmekte.
    Hikayeye dair, yazarın hoşgörüsüne sığınarak sıradan bir okur olarak eleştirilerime gelince;
    Oslo’da yaşayan Türk göçmeni olarak öncelikle ana karakter isminden başlamak istiyorum, karakter ismi hikayenin vurucu noktası olarak düşündüğüm için “Yakamoz Öztürk” soyadı evet ama isim seçimi ülke ve milliyete dair daha nokta atışı bir isim hatta her üç din de ve dilde bilindik, marka/logo tarzı "Davut/David, Yusuf/Yasef, Adem/Adim" vb. seçim olabilir miydi?? :) Tıpkı duvarda kalan karakter ve antik Mısır’daki karakter isim seçimleri gibi….
    Esas oğlan karakterinin duygu durum ve aldığı psikolojik tedavi ile ilgili gerçeklik ve sanallık bölümleri biraz daha derinleştirilip, hasta numarası yapan mı yoksa gerçek hasta mı biraz muğlak, aslında psikolojik boyut biraz daha gerilimli, çalkantılı ve okuru hazırlıksız ters köşe yapacak bağlantıları biraz daha zengin betimlenebilir.
    Ayrıca bir de belki çeviri kaynaklı olabilir bazı duygu betimlemelerinde örneğin, “…bu şekilde itilip, kakıldığı için biraz da utanmıştı…”(sy.42) buradaki betimle “utanmak”dan ziyade “gurur kırıklığına ilişkin ufak öfke nöbeti” vb. tarzda ifade edilmeli gibi geldi bana… en azından ben itilip, kakılma durumunda utanmak yerine kin ve öfke duygusu ile savunma duvarımı yükseltirim bu yüzden bu duygu betimlemeleri en az sayfa (41) de Sinagogun yeni şehirleşme içindeki mimari güzelliğinin başarılı ve şiirsel betimlemesi seviyesine yükseltilebilir. Bunlara niye yer verdim, benim için yazarın hikayede neyi anlattığı kadar nasıl anlattığı da önemli…
    Eeee naçizane okur eleştirisinin yanı sıra bir de övgü bölümü olmalı diyor ve sadede geliyorum;
    Hemen her kitapta genelde görülen “Ön Söz” yerine bu kitapta “Son Söz” var. “Sonsöz”ü niye sevdim derseniz; sevdiğiniz ve merak ettiğiniz bir filmin kamera arkası izliyor hissi yaratan farklı tarzı ile yazar ile okur arasında duvarlar yıkılmış. Yazarla karşılıklı kitabın yazım aşaması, hikayenin ortaya çıkışı, etkileyen unsurları hakkında okuyucu sohbette buluyor kendisini. bu da pek rastlanmayan güzel farklı bir tarz.
    Ayrıca, genç yaşında yazılım mühendisliği kariyerine bir de yazarlık ekleyen, göçmen olarak bulunduğu Norveç’te yaşamajta ve orada yetişen Türk çocuklarına “Karagöz-Hacivat” gölge oyunu düzenleyerek, kültürümüzü yaşattığı ve bu kitabıyla “Oslo Kitap Festivali İkincilik Ödülü”ne layık görülmesiyle başarısını tebrik ediyor ve kendisiyle gurur duyduğumu belirtmek isterim.
    Genel olarak, eleştiriler bölümünde belirttiğim ufak tefek ve editörünün düzeltmesi gereken bölümleri es geçersek, hikayenin kurgusunu, anlatım dilini, zaman ve mekânsal bağlantı betimlemeleri ile ayrı dünyalara ait sıra dışı uç noktalardaki inanç ve kültürü ortak zaman ve mekanda buluşturması bağlamında; insanlığa dair verdiği mesajı “ne ya da kim olursan ol; haksızlık, ölüm, esaret ve savaşta hissettiğin acı ve merhamet farklı değil” bir damla suyla hayat bulup, sonunda bir avuç toprağa dönüşecek olan “İnsan, İnsanlığını aklından çıkarmamalı” mesajını sevdim.
    Nihayetinde yaşam tüm güzelliğiyle gözününüz önünde durmakta, duvarlarınızın arkasından bu hayata dahil olamazsınız. Eğer, Sercan LEYLEK’in “Duvar ve Adam” adlı eserine dair bu tanıtım- incelemeyi okuyorsanız duvarlarınızı yıkın, kendinizi, kalbinizi korkmadan “yeni” olana açın…okun efenim güzel kitap….
    Başarıların daim olsun Sercan Leylek
    https://kayiprihtim.com/...-adam-sercan-leylek/
  • 196 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Etkileyici böyle tek kelimeyle duygularımı anlatabileceğim  bir kelime arıyorum kac saattir; ama tabii bulamadım.. Dedim tek kelimeyle incelemeyi yazıp bitireyim çünkü kitap hakkında pek fazla şey demeye ihtiyaç duymuyorum. Kitap zaten başlı basına kendini ortaya koyuyor...

    Bazen bazı kitapları,  yazarları okurken ön yargılı yaklasırsınız ya da acaba beklentimi karşılayacak mı ? Sorusunu sorarsınız ya kendinize.. İşte bu kitap benim bu yargılarımı sorularımı  tamamen yıktı..

    (İnceleme yazarken ben pek kitabın konusuna, içeriğine değinmem genellikle kitap bittikten sonra bana bıraktığı izleri duyguları anlatmaya çalışırım. Ve kısa tutarım incelemeleri. ama insan anlattıkca anlatası geliyor bazı olayları, kitapları, bilgileri... istiyoruz ki karşımızdaki insanla paylaşayım heyecanımı duygularımı o da aynı şeyleri hissettin,  aynı şeyleri düşünsün,  aynı duyguları paylaşmak umuduyla... Anlattıkca anlatırız onun gibi bir şey oldu bu kitabı okuduktan sonra da )

    Elime kitabı aldığım da farklı bir kitapla karsı karşıya olduğumu tahmin ettim az çok. Okudukça da tamamen anladım. Gerçekten farklı bir kitap... Farklı olduğu kadarda Güzel.

    Benzer kitapları, filmleri, olayları kısaca benzer kurguları sevmiyorum. Bu kitapta da onun gibi bir şeyle karşılacagım diye korkmuştum basta. Ama aksine tamamen kendine özgün, kendine has üslubuyla, çok farklı bir tarzda yazılmış bir öykü...

    Sonsöz olayı da ayrı bir anlam katmış kitaba.

    (Tabii benim gibi birinin bir kitabı alıp bir günde bitirmesi çok ender rastlanan bir şey. Böyle bir enderlikle karşılaşmak için kitaptan cidden etkilenmem sart ve kitaba hapsolmam gerekir ki; oldum da zaten..
    Hatta öyle bir dalmışım ki odaklanma sorunu olan ben; bir kac telefonuma gelen mesaj sesleriyle irkildim :D )

    Tavsiye ederim :) şimdiden keyifli okumalar



    Kitap için de ayrıca teşekkür ederim Sercan Leylek
  • 196 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Biraz masal tadında, biraz tarih tadında, biraz da aksiyon tarzında olan bu kitap beni çok şaşırttı; fantastik romana olan bakış açımı değiştirdi resmen. Beklentimin çok üstünde çıktı inanın. Okuması çok zevkliydi, su gibi aktı.

    Yazar tiyatrocu bir anne babanın çocuğudur. Aslen Bilgisayar mühendisi olup üçüncü bilim-kurgu romanını yazmıştır. Şu an Norveç’te Oslo şehrinde yaşamakta olup, 2017’de Norveç’te yayımlanan Duvar ve Adam (Mannen og Muren) adındaki fantastik romanıyla hem uluslararası yayıncılığa hem de yeni bir türe adım atmış oldu.

    Yeni bir tür derken, yazar gerçekten yeni bir türe sebep olmuş; kitap benim ilk kez karşılaştığım bir kurgu ve plana sahip. Sonuçta her kurmaca kitapta olduğu gibi masalsı, aksiyon, tarihi, fantastik ya da başka bir tür değil bu kitap. Daha da farklı, karma bir tür geliştirmiş yazar; galiba bunu da sürekli sıfır, bir rakamlarının farklı kombinasyonlu kodlarının yazılımıyla uğraşan bir mühendis yapabilirdi.

    Şaka bir yana, ben kitaba klasik bir fantastik roman beklentisiyle başlamıştım. İlk sayfa oldukça dikkat çekici: “Ben her zaman gelecekteyim.” cümlesiyle başlamıştı. Dikkat kesildim, M.Ö.1500 lerde Antik Mısır tarihine gittim, kendimi bir an köle Samuel yerinde hissettim, merakla gerildim. Ölüme giden bir köleye ne olacaktı. Tasvirler, bana antik çağı yaşattı. Kendimi, bir tarihi fantastik roman beklentisine soktum; ama yok masal hemen bitti,balon patladı ve gerçek dünyanın gerçek karakterleri yerlerini aldı, kendimi bir anda tarihi gerçeklik ve Nazilerin korkunç kıyımlarının yanı başında buldum. Aman Allah’ım dedim, bu tarihe tanıklığın verdiği geçici yakınlıkla korktum, üzüldüm, gerildim, hatta saklanmayı, kaçmayı düşündüm. Zor tabiki, tarihi bir mezalime tanık olmak; insan bazen haykırmak istiyor, ama bunun sadece bir kitap olduğunu hatırlıyorsunuz da nispeten rahatlıyorsunuz biraz işte. Anna Sophie ve kahramanımız Yakamoz tanışmanın ileri safhalarında iyice yakınlaşır ve günlerce sohbet ederler. İlginç bir tanışma ve ilginç bir gerilim bizi beklemektedir; çünkü hikayenin bundan sonraki kısmı tamamen aksiyon ve gerilim doludur. Yeni karakterler hikayenin akışını tamamen değiştirmiştir. Olayları anlatarak kurmaca bir kitabtan alacağınız lezzeti baltalamak istemem.

    Kitabın dili oldukça sade ve akıcıdır. Uzun ve gereksiz cümlelerden uzak; hikaye akışı ise çok başarılıdır. Zira kitap aslında bir film için senaryo olarak yazılmış, sonra bir takım nedenlerden dolayı vazgeçilmiştir. Yazar ise bu hikayeye o kadar çok inanmıştır ki, bir türlü vazgeçememiş ve senaryoyu romana uyarlamıştır. Bu yüzden bu kitabı okurken o kadar kolay ve hızlı hayal dünyanızda dolaşabiliyorsunuz ki, bu duruma hayret edebilirisiniz.

    İyi okumalar...

    Kitapla kalın lütfen...
  • 196 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bir taşın, ağacın, toprağın..evrenin silinmez hafızasında..

    Yaşanmışlıklarla insan rengine boyanmış evlerin, odaların duvarlarında..

    Heyecanla, merakla, aşkla, umutla, umutsuzlukla..ama mütemadiyen bir sebebin gölgesinde yeşeren bakışların mesken tuttuğu pencerelerde, balkonlarda..

    Eşiğinden içeri sevdiklerimizi buyur ettiğimiz ya da edemediğimiz..Geldiğimiz ya da çekip gittiğimiz kapılarda..

    Zaman durmuştu çoktan.

    Ağır ağır çıktım merdivenlerden. Ilk defa görecekmiş gibi heyecanlı, çok özlemiş gibi hasretle ama yıkılmış, tozlanmış, eskimiş her şeye inat..taptaze, dal gibi bir arzuyla..

    Bir ses cümbüşü sardı içimi.
    Hepimiz aynı anda konuştuk.
    Hepimiz birbirimizi duyduk.
    Dedem, frekansı ayarlamaya çalıştı radyosunda.
    Halam kavun kesti getirdi.
    Babaannem hepimizi kucakladı gözleriyle.
    Amcam ve babamın sohbetini kahkahalar böldü yer yer.
    Mehmet sazını eline aldı.
    Merdivenlerden akrabalar göründü bayram ziyaretine gelen.
    Annem ikramlıkları hazırladı.
    Ben..
    Balkonun en uç köşesinde..
    Oyuncak trenimi yere vurup parçaladım..başka kimse oynamasın diye..

    Sonra sustu her şey..
    Görüntüler silindi. Herkes gitti.
    Zaman evin duvarlarına hapsoldu.
    Ve babaannem..gözlerini pencerelerde unuttu belli ki..

    Benim gördüğümü herkes gördü mü, bilmiyorum. Ya da benim duyduğum sesleri herkes işitti mi..

    Işte tam da bu noktada yolumuz Duvar ve Adam'la kesişti.
    Bir bilim kurgu romanı. 1942 yılında Nazilerden kaçarken şans eseri (!) bir duvarın içine hapsolan yahudi bir kızın çırpınış hikâyesi.
    Yaşama tutunma, sesini duyurma, var olma çabası.

    Şans eseri diyorum, çünkü hangisi daha zor, hangisi daha katlanılabilir, bilmiyorum.
    Yok gibi yaşamak mı, yoksa yok olup gitmek mi?

    Sesini duyurabilmek mi 'yoksa sesini yitirmek mi?

    Neyi beklediğini bilmeden beklemek mi, yoksa sonsuzluğun ürküten boşluğuna savrulmak mı?

    M.Ö. 1500 yılında başlayan hikaye, üç farklı zaman diliminde yaşanıyor. Buna rağmen kopukluk olmaması romanı daha lezzetli kılıyor. Aslında yazarın ifade ettiği gibi bu anlatıya roman değil novella demek daha uygun.

    Iki saatte okunabilecek kadar akıcı bir dille yazılmış bu kitapta fark ettiğim enteresan bir şey ; birçok alternatif son ve olay örgüsü şekillendirerek akıp gitmesiydi.
    Belli bir kurguya rağmen sizi özgür bırakan bir havası var.

    Takıldığım ve şöyle olsa muhteşem olurdu diye düşündüğüm birkaç ayrıntıya rağmen, yazarın, bulunduğu yerdeki sağlam duruşunun, ileride yapacaklarının garantisi olduğu görüşündeyim.

    Evlerin, odaların, duvarların..cansız sandığımız varlıkların, özünde bıraktığımız bizden parçalarla onları büyülü kıldığımıza inanan ben, severek okudum.



    Keyifli okumalar..:)
  • 196 syf.
    ·5 günde·7/10
    Yer Norveç'in başkenti Oslo, yıllardan 1942 ve şehir Nazi işgali altında. Norveçli bir Yahudi olan kütüphaneci kız Anna Sophie, Nazi askerlerinden kaçarken boynundaki tılsımlı madalyon sayesinde duvarın içerisinde kaybolur. Anna Sophie, tam yetmiş beş yıl boyunca hiç yaşlanmadan duvarın içerisinde hapsolur ta ki, psikolojik sorunları olan Türk göçmen Yakamoz Öztürk'le karşılaşana kadar. Anna Sophie, Yakamoz'la duvarın içerisinden konuşmaya başlar ve 1942 ile 2017 yılları arasında zaman geçişleriyle çeşitli hikayelere tanık oluruz. Hikaye boyunca devam eden en önemli konu, Anna Sophie gerçek mi yoksa bu karakter Yakamoz'un psikolojik rahatsızlığı sebebiyle kafasında kurguladığı bir hayal mi sorusu.

    Sırf duvarın içerisinde hapsolan kız imgesi bile yeterince ilgi çekici ve heyecan verici bir olayken, roman boyunca bunun üzerine birçok fantastik ögeler barındıran hikayeyle de karşılaşırız. Kitap, tıpkı bir filmcesine ritmik akan, anlatım açısından pürüzsüz ilerleyen, tam durağanlaştı dediğimiz anda mutlaka bir aksiyona bulaşan bir kurguya sahip. Özellikle fantastik ögelerin bu kadar yoğun olmasını yazarın daha önce, bilimkurgu kitapları yazmasına da bağlıyorum. Yüz doksan sayfalık bir kitap olmasına rağmen, okurun rahatlıkla bir günde bitirebileceği anlatım sadeliğine ve sürükleyiciliğe sahip. M.Ö. 1500, 1942 ve 2017 yıllarına gidiş gelişlerin olması ve zaman geçişlerinde herhangi bir aksama olmaması kitapta başarıyla uygulanan bir anlatım şekli. Macera ve fantastik ögelerin sade ve akışkan bir anlatıma yedirilmesiyle özellikle benim "içerikçi okur" diye tanımladığım kitleyi son derece mutlu edecektir. Kitap genel okur kitlesi tarafından sevilebilecek, okuru sıkmadan maceradan maceraya sürükleyecek ve gerçekten konu itibariyle özel bir fikre de sahip bir eser.

    Peki tüm bu anlattıklarım benim gibi bir okura yetti mi? Cevabım kesinlikle hayır. Biraz da bu nedenleri açıklayayım. Ben ve benim gibi okurları "anlatımcı okur" olarak tanımlıyorum. Bu tarz okurlar yazarın ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla ilgilenirler. Evet, kitap heyecan verici ve farklı bir konuya sahip ama salt bu bana yetmiyor. Üstte kitap film gibi dedim, hakikaten yazar da zaten önce film senaryosu olarak kaleme aldığı hikayeyi sonra kitaba çevirmiş. Bu metni bir senaryo olarak gözümüzde canlandırdığımızda gerçekten çok başarılı. Sürekli bir heyecan ve macera akışının olduğu, özellikle aksiyon ve fantastik sever izleyiciler için güzel bir film olabilirdi. Peki ya kitap kısmı? Anlatım dili benim açımdan çok sade ve özellikle diyaloglar kısmı tatmin edici olmaktan uzaktı.

    Kitap ne beni tam olarak fantastik kısma inandırabildi ne de gerçek hayata adapte edebildi. Hikaye boyunca ikisinin arasında kaldım. Öncelikle ana karakterimiz Yakamoz'un psikolojik rahatsızlığının olması ve terapi görmesi fantastik kısma inandırıcılık açısından beni fazlasıyla rahatsız etti. Karakterin eğer bir psikolojik rahatsızlığı olduğu ifade edilecekse bile bunun en başından değil, aralarda ve mümkünse anlatımın leitmotif yöntemiyle zenginleştirilerek yapılmasını arzu ederdim. Hatta kitap boyunca bize Anna Sophie'nin gerçekteki varlığının kanıtlanması yerine psikolojik rahatsızlığı olan Yakamoz karakterinin zihninde yarattığı bir şizofrenik kurgu karakter olarak anlatım yoğunlaşsa çok daha güzel olabilirdi. Tabii ki bu yapılırken de yine belli belirsiz halin korunması kaydıyla. Buradaki temel sıkıntı, bir okur olarak bana, yazar tarafından bir konunun direk işaret edilmesinden hoşlanmamamdan kaynaklı. Aynı şekilde, 1942 ve 2017 gibi zamanların başlık olarak yer alması da benim için bir başka rahatsızlık verici unsurdu. Zaman geçişlerini kendim keşfetmeyi seven, yazarın yaptığı hareketleri görmek isteyen bir okur olarak burada da işaret edilmesi başkaları için bir kolaylık olsa da benim açımdan bir başka sorunlu konuydu.

    Sonuç olarak, konusu son derece farklı, sürükleyicilik yönü yüksek ve içerik açısından başarılı denebilecek bir eser. Fakat edebi anlatım yönü, muhtemelen senaryodan kitaba çevrilmesinden kaynaklı üst seviyede değil. Özellikle macera sever, sürükleyici bir anlatıma sahip kitap okumaktan hoşlanan bir okur için son derece güzel bir roman. Böyle okurlar için kitabı tavsiye edebilirim. Yazarla ilgili şunun da hakkını vermek gerekli. Kitabın sonunda bu öykünün yazılış hikayesini kendisi anlatıyor. Hikayenin zihninde uyanışı ve metne dönüşme kısmı gerçekten başarılı. Çok ufak bir andan türeyen fikir ,190 sayfalık bir kitaba dönüşmüş durumda. Bunda da yazarın hayal gücünün ne kadar üst seviyede olduğunu görebiliyoruz. Duvarın içine yetmiş yıldır hapsolmuş kız figürü cidden harika bir hayal gücü ve yazarın gelecekteki kitapları için de okurlara ışık tutuyor.

    Son olarak buraya yazarın kitapla ilgili söyleşini bırakıyor ve kitabı okuyacaklara şimdiden keyifli bir okuma süreci geçirmelerini diliyorum.
    https://kayiprihtim.com/...-adam-sercan-leylek/
  • 196 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Aslında senaryoya çevrilmek üzere yazılan bu eser adeta bir “u” dönüşüyle kitaba çevrilmiş.
    Bence böylelikle iyi de olmuş.
    Romanın konusu bayağı bir zevkliydi.
    Oslo’da yasayan Yakamoz, iç dünyası karışık, şizofreni olup olmadığı belirsiz, adı konulamayacak kadar tuhaf bir dünya içinde hapsolmuş ve kendi düşüncelerini ifade ederken, anlattıkları gerçek mi yoksa bir kurgu mu sorusunu sordurmayı okura başarabilmiş.
    Açıkçası bu durum da kitaba akıcılık sağlamış.
    Yıllarca önünden geçtiği duvarda sesler duyan Yakamoz bir gün bu duvardan kadın sesine tanıklık eder. Duyduğu seste, 1942’den beri buraya hapsolduğunu anlatan bir kadına aittir. Tam yetmiş sene boyunca duvara hapsolan Norveçli Yahudi bir kadını duyabilecek bir psikolojiye ve hassasiyete sahip olan Yakamoz’un çeşitli maceralarını okurken sessiz, kimsesiz bir sinemada bilim kurgu filmi izler hissine kapıldım.
    Kitabın edebi anlatımı açısından ufak aksaklıkları olsa da, bu durum kitabın hanesine eksi puan yazdırmamakta. Çünkü kurgusuyla ve olağanüstü farklı düşünceleriyle bir yeni dönem kitabı olmasına rağmen gayet başarılı bir roman ortaya çıkmış.

    Aslında yazarımız son sözünde kitabın ana çatışmasını vurgularken, masum bir insanın hürriyetine kavuşması meselesi üzerinde duruyor.
    Ve kitabın bu anlamda vermiş olduğu sözü yerine getirdiğini aktarıyor bizlere. Senaryodan kitaba geçiş esnasında verilen bu söze sadık kalma durumu yazar ve kitap bağlamında ben yeterli olabildiğini düşünüyorum.

    Son olarak, her kitap biz okurlara mutlaka bir takım duygular hissettirir.
    Bu duygular kimi zaman kitabın içeriğiyle örtüşmeyebilir ama eserin yarattığı etkiden kaynaklı olduğundan ötürü her hatırladığımızda bize o hissi yeniden yaşatır.
    Ben bu kitapta, insanın zihninin etrafına ne kadar psikolojik duvarlar örerse örsün, gerçek dışı olarak gördüğü duygunun önünde sonunda gerçeğe dönüşeceğini ve zihnindeki bu duvarları yıkıp geçeceğini hissettim.
    Dediğim gibi hissettiklerim ne kadar kitabın içeriğiyle alakalıdır bunu bilemem ama bu romanı her hatırlayışımda bu hisler de benimle birlikte olacak.
    Keyifli okumalar olsun...

    https://i.imgyukle.com/2019/09/10/oiPH76.jpg
  • 196 syf.
    ·1 günde
    Klasikleşmiş kitaplar okuma gayretindeyken aralarda buradaki nazik yazar arkadaşlarımızın kitaplarını okumayı seviyorum. Bir gün içinde Duvar ve Adam kitabını okuduğumda fantastik macera tadında keyifli bir film seyretmiş gibi oldum.

    2017 yılında Oslo'da yaşayan genç bir adam biraz psikolojik sorunları var ve psikolog yardımı alıyor. Bir gün evinin yolu üzerindeki duvardan ses duyuyor, duvar 1942 yılında yaşayan Yahudi bir genç kız olarak onunla konuşuyor. İsminin Anna Sophie olduğunu söyleyen bu kız nazilerden kaçarken duvara hapsolduğunu öne sürüyor. Böylelikle Yakamoz isimli Türk gencimiz kendini değişik olayların içinde buluyor.

    Kitabın sonuna yaklaşana kadar acaba gerçekten duvar mı konuşuyor yoksa bizim genç şizofren mi düşüncesinde oluyorsunuz. Yazarımız ilgiyi canlı tutma konusunda oldukça becerikli. Arada tarihsel geçişler olmasına rağmen konu bütünlüğü güzelce sağlanıyor.

    Kitabın sonunda Sercan Bey bir sonsöz yazmış ve aslında senaryo olarak başladığı bu kitabı novella olarak bitirdiğini belirtmiş. Kitabın başarılı bir senaryo olacağını düşünüyorum. Ayrıca ağır edebi kitaplar okuyan okurların arada rahatlamak için okuyabileceği keyifli bir kitap. Gençlere okumayı sevdirmek için de verilebilecek kitaplardan. Hem fantastik bu kurguyu keyifle okurlar hem de kitaptaki tarihsel dokunuşlardan dolayı ikinci dünya savaşı, naziler ve insanların durumu konusunda bilgi sahibi olurlar.

    Kitabın tanıtım filmi de Norveç'de ödül almış. Onu da buraya ekleyeyim fikir sahibi olmak açısından güzel.
    https://youtu.be/gpVONxrN0_Q

    Sercan Leylek Beye teşekkürlerimi sunar, herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 196 syf.
    ·10/10
    Nasıl başlayacağımı ve ne yazacağımı bilmiyorum. Anna Sophie'nin duvarda sıkışması gibi ben de kitabın son sayfasında sıkışıp kaldım. Kitap an itibariyle bitti ama benim kafamda hala devam ediyor. En heyecanlı yerinde sayfayı çevirdiğimde "Sonsöz" başlığıyla karşılaşınca inanın yıkıldım. Şöyle devam etseydi, böyle de olabilirdi gibi final senaryolarını kurmaya başladım. Öyle ki bu satırları yazarken bile hala sonsöz yazısını okumadım. Kitabın bittiği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorum sanırım.

    Kitabın sonunu şimdilik askıya alıp başına dönmeye karar verdim. "Ben her zaman gelecekteyim." diye başlıyor kitap. Daha ilk sayfadan içine çekmeye başlamıştı beni. Adeta bir masal havasında ilerliyordu ilk sayfalar. Bir anda kendimi MÖ. 1500 yılında Antik Mısır'da buldum. Sanki kitap değildi okuduğum, bir film şeridi dönüp duruyordu gözümün önünde ve ben seyrediyordum hatta seyretmekten de öte bazen kitabın satırları arasında dolaşıp yazılanları yaşıyor gibiydim. Bu his inanılmazdı.

    Bir an sokakta olduğumu hatırlayıp kitabı aceleyle kapattım. Bu güzel satırlar sokak ortasında yürürken kornalar eşliğinde okuyup geçilecek kadar basit değildi. Zaten arabalar arasında tehlike altındaydım. Kitapta yazıldığı gibi "Bu acımasız dünyada ezilmenin sonu yoktur." Her ne kadar benim bahsettiğimden farklı bir anlamda kullanılmış olsa da o anki durumuma dikkat çeken bir cümle oldu.

    Uygun bir ortamda kitabı elime alıp Antik Mısır'a tekrar geri döndüm. Tasvirler o kadar kusursuzcaydı ki yazılanlar anında zihninizde canlanıyor kendinizi Nazi kampında Simon ve yaşlı adamla beraber prangalanan üçüncü esir olarak hissediyorsunuz. Keşke bir şeyler yapabilsem o insanları kurtarabilsem gibi bir sürü düşünce zihninizi meşgul etmeye devam ediyor sayfalar ilerledikçe.

    Milattan önce 1500'lü yılların anlatıldığı hikayenin hala etkisi altındayken bir anda günümüze ve Oslo sokaklarına adım atıyoruz. Taş duvarın içinde bir kız ve önünde bir adam. Asıl hikaye başlıyor ve burada kitabın tanıtım filmi devreye giriyor https://www.youtube.com/watch?v=gpVONxrN0_Q& ki izleyince kitapta anlatılan ortamı görüyor ve bu andan sonra kitabı sanki okumuyor gerçekten o anları yaşıyor, adamın duvarla konuşmasına tanıklık ediyor gibi hissediyorsunuz kendinizi.

    Kahramanımızın ismi Yakamoz. Ben ilkin ismi itibariyle kendisini kadın zannetmiş olsam da "İki farklı sözü, iki farklı kadına vermiş olan sorunlu adam." :) olarak tarif ediliyor kitapta. Ben kendisinde bir sorun göremedim. Gayet samimi, yer yer komik diyaloglarıyla güldürürken bir anda düşüncelere sevk eden ve duvar dahi olsa bir kadının; köpekten, insanlardan vs rahatsız olmasına izin vermeyerek anında çözüm üretecek kadar zeki ve ince ruhlu bir karakter. O kadar gerçekçi yazılmış ki sanki kendisini tanıyor gibiyim. Yakamoz'a ve diğer karakterlere, harfler aracılığıyla resmen ruh üflenmişti. Bu açıdan kitabı aşırı başarılı buldum.

    Ve duvardaki kız Anna Sophie. Okurken bir ara duvarları tıklarken buldum kendimi. Belki buralarda bir yerlerde birisi hapsolmuştur havasına girmiştim. Gidip sokakta duvarlarla konuşmama gerek kalmaz, odamda gizlice konuşurum ve böylece kimse deli olduğumu düşünmez gibi hayallere kapıldım. Okudukça belki bir Anna Sophie ben bulurum umuduyla evin duvarlarını yoklamaya başlamıştım. Jeanette' a (kitaptaki psikiyatr) ihtiyaç duymamak adına kitabı duvarsız bir yerlere gidip okumaya karar verdim. Çünkü etkisinden çıkamıyordum

    Duvar ve Adam ve Deniz
    https://i.hizliresim.com/odjXJo.jpg

    Ortam değiştirmek pek işime yaramamıştı. Duvarları yıkmış olsam da her an Anna Sophie denizden çıkıp gelecekmiş gibi devam ediyordum sayfaları okumaya. Yazarın anlatım tarzından insan gerçekten çok etkileniyor. Yaşanmışlık hissi veren kitapları çok severim ki bu kitap onlardan biri oldu benim için. Gerek biçimi, gerek içeriği ve aralara serpiştirilip bizi eski dönemlere götüren bölümleriyle çok güzel bir kitaptı. Yazarın kelimeleri canlandırma yeteneği müthişti.

    Üç beş cümle kurabilme yetisine sahip olduğuna inanıp kendini yazar zannederek kitap çıkarmaya koşan insanların hızla çoğaldığı günümüzde kimlerin gerçekten yetenekli ve bu işi hakkıyla yaptığını ve kimlerin sadece saçmalıklar silsilesine kağıt israf ettiğini anlamak artık çok güç. Üzüldüğüm nokta ise bu kitabın asla bir Şeyma Subaşı kitabı kadar satmayacak olması. Umarım bir gün dünya değişir, kaliteli yazarlar ve kaliteli kitaplar ön plana çıkar.

    Kendi adıma yazabileceklerim bu kadar. Şimdi yazıya ara verip son sözü okudum. Yazarın kitabı için yazdıklarıyla benim düşüncelerimin aynı olması sonucunda kitabı doğru yorumladığımı düşündüm. Film gibi akıp gidiyor demiştim gerçekten de kitap önce film senaryosu olarak yazılmış.

    Finali için yazılanları okuyunca yazara hak verdim gerçekten. Evet aslında böyle bitmesi gerekiyordu. Mantıklı olan tam da kendisinin söylediği gibiydi. Son sayfada yazıldığı gibi hikayenin kısa oluşunu ilk önce eleştirmiştim kendi adıma ancak sebebini okuyunca eleştirdiğim için pişman oldum. Daha uzun sürmesini elbette isterdim ancak böyle bir konuya yeşilçam filmi tarzında, kızla erkeğin evlendiği bir son zaten yakışmazdı.

    Bu konuda açıklama yaparak okuyucuyu da düşünen bir yazar olan sevgili Sercan Leylek 'e ayrıca teşekkür etmek istiyorum. O sonsöz olmasaydı bu kitap benim için yarım kalacaktı. Sonuç olarak kitabı kafamda da bitirdiğim için kendi adıma mutluyum. Herkese iyi kitaplar.
  • 196 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hey hey hey...
    Şişşt inceleme okuyucuları..
    -Kim var orda!!
    Beni duyuyor musunuz???

    -ŞİMAL???

    Ee napıyorsunuz nasılsınız? Ne var ne yok.. İşler güçler? Ben de işte napiim git gel iş güç.. Okuyorum arada, çiziyorum, eş dost arkadaş muhabbet ev iş..
    AAYNI BE YAA..

    Der dim...

    -Ne o öyle? sıkılmış, zamana mekana hayata hapsolmuş gibisin??

    Diye..

    Soranlara..

    Sorarlarsa..

    Soracak kadar beni görebilenlere..

    Ve tam da öyle hissederdim bi dönem..
    Sebebi neydi bilmiyorum.. Biliyorum da bilmiyorum gibi gibi..
    Peki ya gerçekten sebebini anlatır mıydım, anlatsam karşımdaki anlar mıydı..
    ANLATMADAN ANLAYACAK KAÇ KİŞİ VARDI..
    SAHİ KAÇ KİŞİ BENİ KOŞULSUZ SEVDİ???
    KAÇ KİŞİ O DUVARLARI YIKIP BENİ GÖRMEYİ ÖLÜMÜNE SEÇTİ???

    Hangimiz sormuyoruz ki bu soruyu değil mi..
    Ve hangimiz umutla beklemiyoruz sesimizi duyacak o kişiyi...
    Ve ya ansızın çarpar gibi karşımıza çıkan o kişiye bu bir halüsinasyon olmalı diyip sevdiğimize sevildiğimize inanmamayı seçiyor, rutinimize dönmenin dayanılmaz hafifliği ile sıkışıp yaşamayı yaşamaktan sayıyoruz...
    Değil mi..

    Okurken hep bir yerlere gittim geldim kalben zihnen .. Hayalen yaşadım o mekanlarda.. Şarkılar dinledim.. Mırıldandım.. Tempo hiç düşmedi .. Merak ettim hep Yakamoz ve Anna Sophie kavuşacak mı diye.. Mutlu biten masalları çok severim çünkü..
    Pamuk prenses o elmayı yutmamış olmalı, o cüceler onu kara toprağa gömmek yerine cam fanusa koymalı, ve prensin yolu o fanusun ordan geçmeli o kadar patika yol varken.. Rapunzelin saçları metrelerce uzamalı ve usta bir dağcı misal biri oraya tırmanmayı göze almalı, ve günlerce aramaya değer demeli Külkedisinin ayağından fırlayan tek ayakkabıyı eline alıp ve Alaaddinin halısı uçmalı, Ali Baba nın "açıl susam açıl" demesiyle açılmalı dağ taş..

    Ne hoş bir şeydi kitabın bana hediye gönderilmesinin doğum günüme denk gelmesi.. Tam da kitapta anlatıldığı gibi mucizeler, tatlı sürprizler hep vardı ve olacaktı hayatta..
    Yazarın kendinden parçaların da çok aşikar olduğu kitapta ben çok sevdim Yakamozu.. O kadar derinden hissettim naifliğini.. Ve çok sevindim Anna Sophie nin varlığına.. Ve kalbin kalbe karşı gelmesindeki sonsuz tamamlanma hissine..

    Bir şarkı bırakıyorum buraya.. Okurken ara ara dinlediğim mırıldandığım..Yüreği kurumadan sarılmaları için tüm sevdalılara..
    https://youtu.be/m-IFcClQVrI

    Ve en içten sevgilerimi yolluyorum Sercan Bey e.. bu güzel masal için..

    Her daim Aşk ve Sevgiyle kalın efendim,
    Zaman mekan geniş aslında dar ve hapsolan bizim yüreklerimiz çünkü..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Duvar ve Adam
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
196
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752208384
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Sercan Leylek’in Norveç Kültür Fonu tarafından ödüllendirilmiş romanı Duvar ve Adam, sıra dışı bir 1001 gece masalı sunuyor. Bizlere Nazi Almanyası kuşatmasındaki Oslo’yu tanıtan hikaye, Türk edebiyatına yeni bir tat katmayı amaçlıyor.

2017 Yılında ilk kez Norveççe olarak yayımlanan eser, aynı zamanda tanıtım filmiyle Oslo Kitap Festivali’nde ikincilik ödülü kazandı. https://www.youtube.com/watch?v=gpVONxrN0_Q&

Kitabı okuyanlar 35 okur

  • Esin Canatan
  • Yzgl
  • Nilüfer
  • Yasin YALÇIN
  • Şimâl
  • Serdar Poirot
  • Okuyan1i
  • Gülşen...
  • Sercan Leylek
  • Ömer

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%34.6 (9)
9
%30.8 (8)
8
%26.9 (7)
7
%7.7 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0