Bu kitabı okuyana kadar bir insanın ya yazar ya da okur olabileceğine, ikisini birden asla başaramayacağına dair, nerden kaynaklandığını asla bilmediğim bir inanışım vardı. Yazarlıktan kastım iyi bir roman yazarı olmak tabi. Fakat Fuentes ve Llosa gibi iki büyük ustanın edebiyata dair fikirlerini okuduktan sonra bu düşüncemin koca bir yanılgıdan ibaret olduğunu anladım. Yazmak eylemini insanın içinde biriktirdiği duygusal yükü kağıda dökmeye indirgememek lazımmış demek ki. Yazmak akıl yürütmektir. Yazmak entellektüel birikimini yaşamla birlikte bir oya gibi işlemektir. Yazmak yaşamın yükünü taşımak, dünyayı sırtlamaktır. Ve tabi ki bu süreci en iyi besleyen şey de edebiyattır.
Kitapta, Latin Amerikalı iki yazar Maria Vargas Llosa ve Carlos Fuentes’in edebiyata dair görüşlerini okuyoruz. Görünen o ki bu iki büyük usta güçlü birer kalem oldukları kadar iyi de birer okuyucular. Latin Amerika’lı yazarların geneli böyle sanırım dedim. Mesela bir Borges bir Manguel de yazınsal dünyalarını okurluklarının üzerine inşa etmişlerdir. Avrupa’ya gelirsek bir Andre Gide, Stefan Zweig geliyor aklıma. Türk Edebiyatı’nda da Tanpınar ve Ayfer Tunç, aklıma gelmeyen daha niceleri. Tamam yanıldım, yetenek bir yana, okumak iyi bir yazar olmanın bir ön koşulu belki de.
Güzel bir kitaptı. Böylesi güçlü kalemlerle edebiyata dair ortak düşüncelere sahip olmak beni mutlu etti. Edebiyatı, böylesine katlanılması zor bir dünyada bir kaçış olarak görmeleri, kitap okumaya “zaman ayırmayıp” hayatı okumaya göre ayarlamaları, hayatı roman kahramanları ile yaşamaları. Sevgili Llosa, Sevgili Fuentes size katılıyorum,katılıyorum, katılıyorum.