İnsanlık tarihi boyunca "ahlak" mefhumu, ekseriyetle iki büyük otoriteye dayandırılmıştır: Ya semavi dinlerin "metafizik emirlerine" ya da devletin cezalandırıcı "pozitif hukukuna". Rus düşünür Pyotr Kropotkin, tamamlayamadan hayata veda ettiği Etik eserinde, bu yerleşik kabullere meydan okuyarak ahlakın kaynağını gökyüzünde veya mahkeme salonlarında değil, doğrudan evrimin ve biyolojinin içinde arar.
Kropotkin, Darwinci evrim teorisinin o dönemde popüler olan "güçlünün zayıfı ezdiği gladyatör arenası" şeklindeki gaddar yorumuna (Sosyal Darwinizm) itiraz eder. Ona göre doğadaki asıl baskın faktör çatışma değil, karşılıklı yardımlaşmadır. Eser, ahlakı mistik bir erdem olmaktan çıkarıp, türün devamını sağlayan bir "hayatta kalma içgüdüsü" ve biyolojik bir zorunluluk olarak temellendirme çabasıdır. Yani ona göre fedakârlık, insana dışarıdan öğretilen bir ders değil, karınca yuvasından insan toplumuna kadar uzanan genetik bir mirastır.
Ancak meseleye bir hukuk felsefesi perspektifiyle ve objektif yaklaşmak gerekirse; Kropotkin’in bu natüralist (doğalcı) yaklaşımı, insan ahlakının karmaşık yapısını açıklamakta zaman zaman yetersiz kalır. İnsanın etik değerlerini sadece "hayvanlardaki sosyal içgüdülere" indirgemek, insan bilincinin, kültürün ve rasyonel aklın "iyiyi seçme" iradesini göz ardı etme riski taşır. Kitap, ahlakı seküler ve bilimsel bir zemine oturtma noktasında muazzam bir entelektüel çaba olsa da, "olan" (doğa) ile "olması gereken" (ahlak) arasındaki o derin felsefi boşluğu tam manasıyla dolduramamıştır.
Hülasa Etik; bitmemiş bir senfoni gibidir. Kropotkin, vicdanı bilimsel veriyle izah etmeye çalışmış, ahlakı ilahi olandan koparıp tabiata iade etmiştir. Bu yönüyle eser, modern insanın "Tanrı veya devlet olmadan nasıl iyi olabilirim?" sorusuna verilmiş,