İlk defa okuduğum bir yazardı Deborah Levy. Güney Afrika asıllı yazar, Sıcak Süt ile 2016 yılında Man Booker ödülünün finalisti olmuş. Yazarın tarzı biraz Virginia Woolf’u andırıyor, içerik olarak da hafif hafif Kafka esintileri var. Roman, eski Endülüs İspanyası, yani bugünün Güney İspanya sahilinde, yaz mevsiminde geçiyor. Yazarın atmosfer yaratımına bayıldım; soğuk bir kış günü okursanız bu kitabı, ısınacağınıza garanti veririm. Karası sıcak, denizi zehirli deniz anaları ile dolu bir yerdeyiz ama belki daha da önemlisi yazarın, bu tekinsiz hikâyeyi tekinsiz mitolojik öğelerle destekleme şekli: Medusa, Athena, Perseus, Pegasus romanda gerçek unsurlara dönüşmüş, bazılarının adı bile geçmiyor ama sembollerle çok zekice dahil edilmişler ve tabii beraberlerinde getirdikleri alt anlamlarla birlikte.
Romanın özü, kimlikleri birbirine karışmış bir anne-kızın hikâyesi; Sıcak Süt başlığı bu anlamda oldukça sembolik, şefkatin, anneliğin, sahiplenilmenin ve gözetilmenin sembolü gibi. Ama tabii ki bir şeyi ne kadar ön plana çıkarırsanız edebiyatta çoğu zaman o aslında yoktur. Ana karakter Sofia (ya da Sophie veya Zoffie) aile içi roller dışında hayattaki toplumsal, akademik, cinsel ve fiziksel olarak bütün kimliklerini karıştırmış bir genç kadın. İhmal edilmişliğin gölgesinde uzun süre kalan bu karakterin aslında tek isteği sadece sevilmek. Ben bu romanı merakla okudum; siz de eğer kesinlikle çizilmiş olay örgüsü ve detaylar olmayan romanları okumaktan zevk alırım, biraz da tekinsiz bir anlatımı olsun diyorsanız bu romana bir şans verebilirsiniz.
Hamiş: Benim elime İngilizce baskısı daha kolay geçti, onu okudum. Kitabın Türkçe baskısı Everest Yayınları’nda mevcut, hikayemde kapağını da paylaşırım; onun da en az orijinali kadar hoş bir kapak tasarımı var.