Ama artık bu nedir!! Her kitap güzelliğini katlayıp ötekine devrediyor sanki. Bayıldım Ilkbahar’a.
Yönetmen Richard’ın tanımadığı bir yerde, bir peronda durup muhteşem bir dağın yamacına bakışıyla açılıyor kitap. Peronda durmuş, kendi yokluğunu, kaybolmuşluğunu, tozunu hikayeleştiriyor orada. Trenin altına uzanmış son yolculuğunu beklerken tanışıyor Brit ve Florence’yle. Bir mülteci gözetim merkezinde adeta makineleşmiş gibi çalışan Brit, yani Britanya ve 12 yaşındaki Florence’in karşılaşması da yine bir peronda olmuştu. Her peronda bir vagon ekliyor sanki hikayeye yazar.
Florence sanırım bir göçmen, ya da bir melek, ama onun kim olduğundan, ve hatta var olup olmadığından bile emin değiliz. Öyle güzel ve gerçeküstü yaratmış ki kızı Smith, hayran kalıyorsunuz. Ama var olduğuna inanmak da istiyorsunuz bir yandan, çünkü Florence olmasa, onun gibiler olmasa, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa ve kim gösterir insanlara makine gibi yaşadığını. Son makine kırıcı, canım.
İlk iki kitaptan daha kalabalık burası. Mansfield, Rilke, Shakespeare, Chaplin ve Dickens da burda. Başrolü çalmadan, kalabalık etmeden, kimsenin lafını bölmeden burdalar. Ve yine, bambaşka bir yerde bambaşka bir hikayeyi okurken ilk kitaptan tanıdığımız birine de denk geliyoruz.
Smith’in yazma biçimini nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Kalem kağıdın üstünde dans ediyor olmalı o yazarken. Bir adım ileri, iki adım geri, kendi etrafında tam dönüş, kollarını açıp süzül, olduğun yerde kal, sallan, ve şimdi kendine sarıl, işte şimdi, burada ayaklar yerden kesilecek, süzül havada, kağıda dokunma ama izini bırak, diye buyuruyor olmalı. Öyle hayal ediyorum.
Bu dansı seyretmeye doyamıyorum. Bir sonraki adımı görmek, müziği duymak, ritmi yakalamak istiyorum. Aşığı gibi okuyorum kadını.