Jamaika Hanı, Daphne du Maurier'den okuduğum ikinci kitap oldu. Okuduğum ilk kitabı Rebecca, İngiliz klasikleri arasında en sevdiğim ikinci kitap olabilir. Jamaika Hanı'ında, Rebecca kadar etkilendiğimi ya da kitaba bayıldığımı söyleyemem ama gene de keyifle okuduğum sürükleyici bir öykü oldu benim için.
Gotik edebiyat ürünü olarak geçen romanımız çocukken babasını kaybeden Mary Yellan'ın, yirmi üç yaşında annesini de kaybetmesi üzerine çocukluğundan neşesi ve güzelliğiyle hatırladığı, hayatta kalan tek akrabası teyzesinin yanına taşınmasını anlatıyor. Yazarımız İngiliz, kitapta geçen zaman 1800'ler olabilir ama bu öyküde kesinlikle Jane Austen tarzı karakterlere yer yok. Teyzesi ve eniştesi Joss'un işlettiği Jamaika Hanı'na ulaştığında kaba saba, tehlikeli ve ayyaş eniştesi ile tanışıp; teyzesini sinmiş ve hiç beklemediği bir şekilde perişan bulan Mary, kimsenin uğramadığı, odaların toz ve örümceğe bulandığı, sadece cumartesi geceleri gizemli at arabası ve ayak sesleri duyabildiği handa, bunların sebebini çözmeye ve teyzesini de alıp bu handan bir an önce uzaklaşmaya çalışıyor.
Mary'nin sürükleyici hikayesi, genellikle onaylamadığım hareketleri, bazı vahşet ve taciz olayları ve özellikle de cinsiyetler hakkındaki konuşmalarla yer yer rahatsız ediciydi. Maurier, Jamaika Hanı'nda cinsiyet rollerine oldukça sık değinmiş, bir kadınla erkekten yaşanılan olaylar karşısında göstermeleri beklenen davranış farkları kendine hikayede çokça yer bulmuş.
'Kadınlar erkeklerden farklı düşünür; onlar ayrı bir patikada yolculuk ederler. Onlardan hoşlanmamamın nedeni de bu; sorun yaratmaya, akıl karıştırmaya bayılırlar. Seninle Launceston'a gitmek çok zevkliydi, Mary, ama ortada hayat memat meselesi olduğunda, tıpkı şu anki gibi, senin yüz kilometre uzakta olmanı yeğlerim; ya da