Lord Byron’un Kabil’i, iyi ve kötü arasındaki kadim çatışmayı bir masaldan çok insanın içinde var olan çelişkilerin ve soruların diliyle anlatan, dönemine göre son derece cesur bir metin.
18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında, akıl ile kader, inanç ile itiraz arasında gidip gelen insan zihninin ilk kırılmalarından biri olarak da okunabilir. Benim okuduğum bu eski baskıda da, Kabil “ilk katil” olmaktan ziyade ilk sorgulayan, ilk huzursuz olan, ilk itiraz eden bir bilinç olarak karşımıza çıkıyor. Şeytanla yapılan yolculuk ise, dış dünyadan çok insanın kendi içine doğru yönelen uzun bir sorguya benziyor.
Bu yönüyle Byron, yüzyıllar sonra aynı hikâyeye başka bir cepheden bakacak olan Saramago’nun yürüdüğü yolu da önceden işaretlemiş oluyor. Daha sonra bu metinden doğan yeni yorumlar ve metinler, Kabil anlatısını bir kıssa olmaktan çıkarıp çağlar boyunca yeniden düşünülmeye açık bir varoluş sorusuna dönüştürüyor. Byron’un metni ise hâlâ o ilk, “kulağa su kaçıran” olma özelliğini koruyor.