Kent, sekiz öyküden oluşan bir bilimkurgu kitabı. Öyküler, uzak bir gelecekte geçen efsaneler gibi sunuluyor. Öyküler arasında binlerce yıla uzanan zaman farkları var. Bu efsanelerde, insan uygarlığının nasıl sona erdiği, yerini köpeklerin nasıl aldığı ve şehirlerin neden terk edildiği anlatılıyor. İlginç olan nokta, hikâyelerin köpeklerin gözünden aktarılması. Onlar için insan denen varlık, geçmişten kalma belirsiz bir söylenti. Öyküler, insanların teknolojik ilerlemeyle birlikte şehir yaşamını bırakması, doğaya dönmesi ve sonunda ortadan kaybolmasına uzanan, hem melankolik hem de düşündürücü bir tablo çiziyor. Kent’teki hikayeler birbirine gevşek bağlarla tutunuyor ama her biri aynı büyük resmin farklı bir parçasını anlatıyor.
Kitapta medeniyet, ilerleme, insan-doğa ilişkisi üzerine sakin ama çarpıcı sorular soruluyor. Köpek efsaneleri çerçevesi, hikâyelere hem masalsı hem de antropolojik bir tat katıyor. İnsanlığın yavaş yavaş sahneden çekilmesi ve başka türlerin onun yerini alması okura melankolik duygular yaşatıyor. Ancak Kent, aksiyon bekleyen okur için fazla durağan olabilir. Öyküler arasındaki gevşek bağ, roman bütünlüğü arayanlar için kopukluk hissettirebilir.
Köpeklerin insan uygarlığının varlığını tartıştığı bir geleceği merkezine alan Kent, bilimkurgu türünde sıra dışı bir fikir bence. Özellikle Asimov’un mekanik düzenli evreninden ya da Clarke’ın kozmik bakış açısından farklı olarak, Simak burada daha insani ve doğa merkezli bir bilimkurgu yazmış. Asimov seven bir bilimkurgu okuyucusu olarak ben Kent’i nasıl daha önce okumamışım dedim doğrusu.