"Şu insanlar da ne kadar budala oluyor! bahtın sillesini yeyince, çok kere kendi ektiğimizi biçtiğimiz halde, başımıza gelen felaketlerin mesuliyetini güneşe, aya, yıldızlara yüklüyoruz. Sanki kaderin zorlaması ile alçaklık ediyoruz; sanki göklerin zoru ile ahmak, doğuşumuza hakim gezegenlerin baskısı ile hain; yıldızların tesirine boyun eğmek gerektiği için sarhoş, yalancı oluyoruz, zina ediyoruz; ne kötülük edersek tanrıların zoru ile oluyor. Orospu peşinde koşan zamparanın hayvanlığı bir yıldıza yüklemesi çok güzel bir kaçamak doğrusu! Babam annemle Ejder takım yıldızının kuyruğu altında çiftleşiyor, ben de Büyük Ayı'nın altında doğuyorum tabiatım kaba saba ve şehvetli oluyor. Saçma!... Ben anamın rahmine piç olarak düşerken göklerde en saf, en temiz yıldız parlasaydı bile, gene şimdi ne isem o olurdum..."
Trajedimizin kilit karakteri ve piç olan Edmund'un söylevi ile başlamak istedim. Çünkü hep krallar konuşur, hep soylular oyun çarkını çevirir ama hep piçler o oyuna çomak sokar!
Shakespeare'in eserlerinin ölümsüz olmasının altında yatan nedenlerden biri de karakter psikolojisini dramatize ederken ezgisini de ceplerinde hazır bulundurmasıdır. Oyunlarındaki monologların hem karakterin iç dünyasının trajedisini yansıtması hem de çevre ve doğayı sararak kulaklara yansıması her monologun kendi içinde ayrı bir trajediye dönüşüne vesile oluyor. Bu durum da her okunduğunda okuyucuya tesir bırakan bir hale gelişinin nedenlerinden biri olmaktadır.
Kral Lear oyunu iki konulu çok yönlü bir trajedidir. İlk konu Kral ve kızlarının konusudur. İkinci konuysa Gloucester Kontu ve biri meşru biri gayrimeşru iki erkek çocuğuyla yaşadığı trajedinin konusudur. Oyunun giriş ve gelişme bölümünde ayrı ayrı seyreden bir görüntü veren bu iki konu sonuç bölümüne doğru giderken birleşmeye