Amerikalıların son dönem en çok ilgi gören yazarlarından biri imiş Oates. Ben kendisi ile yeni tanıştım, “Lanetliler” yazarın okuduğum ilk kitabı.
Oates geniş bir çerçevede eserler vermiş; romanlarının yanısıra şiir kitapları, öyküleri ve de Gotik hikayeler serisi var. Müthiş bir hızla eserler üretmiş; 82 yaşındaki bu yazarın hali hazırda 56 romanı, 30 hikaye kitabı, 8 şiir kitabı, sayısız inceleme yazısı ve makalesi yayınlanmış. Bana basmakalıp gelen çoğu öyküsünün sebebi bu mudur diye düşündüm okurken; her yıl en az 2 büyük eser yayınlamış bir yazarın özgünlük ve özen konularından biraz feragat etmiş olması şaşırtıcı olmaz belki de. Kaldı ki Oates bana bunu özellikle tercih etmiş gibi de göründü; yani Amerikalılara özgü o çok önemsenen popülariteyi ön plana almış gibi. Neden böyle hissettiğimi açıklamak için “Lanetliler” hakkında bir şeyler karalamalıyım.
“Lanetliler” yazarın Gotik hikayeler serisini altında yayınladığı hikaye kitaplarından, 1993 yılında yayınlanmış. 16 bağımsız grotesk hikayeyi içeren bir seçki bu. Grotesk edebiyatı severim; artan bir ürküntü duygusuyla bizi sarsan, korkutan, kimi zaman iğrendiren ve gerilim yaratarak bir nefeste okutan bu hikayeleri… Öyle fanatiklik boyutunda değil ama ilginç gelir, keyif alırım.
Ama Oates’i öyle “bir nefeste” okuyamadım maalesef, hatta bir çok hikayesinde çok sıkıldım. Grotesk edebiyatın piri Edgar Allan Poe kadar olmasa da iddiasının ve ününün hakkını vereceğini düşünüyordum; Oates ise beklentilerimin epey altında kaldı.
Hikayelerinden beğendiğim birkaç tanesi var, onları es geçmeyeyim: Küçük yaşta anne-babasını kaybeden Sybill’in, resmini yapan orta yaşlı esrarengiz adamla yaşadıklarını anlatan ve merak dozunu sürekli arttıran “Model” mesela. Ya da “Önsezi”de, zengin erkek kardeşine ulaşamayınca istemeye