Müthiş öyküler okudum. Tajovský, karakterlerine yukarıdan bakmaz; onlarla aynı sofraya oturur, aynı suyu içer, aynı yorgunluğu paylaşır. Bu yüzden onun öykülerinde bir sıcaklık hissedersiniz; yoksulluğun, yalnızlığın ve kayıpların bile içinde bir tür insanca onur vardır.
Bazı kitaplar yüksek sesle konuşmaz; bir soba çıtırtısı, bir yorgun nefes, bir tarlanın sessizliğiyle anlatır her şeyi. Maco Mlieč de onlardan biri. Josef Gregor Tajovský’nin bu kitabında sekiz öykü var ama aslında sekiz ayrı yürek çarpıntısı, sekiz küçük insanın koca bir dünyaya sığmaya çalışması anlatılıyor.
Tajovský’nin dili ilk bakışta sade, hatta neredeyse sıradan görünür. Ama birkaç sayfa sonra o sadeliğin içindeki derinliğe düşersiniz. Her öykü, sanki Slovak köylerinin taş yollarında yankılanan bir ayak sesi gibi: Kısa, kararlı ve içli. Maco Mlieč, adını taşıdığı öyküde olduğu gibi, görünmeyen insanların hikâyesini anlatır. Toprak sahiplerinin gölgesinde kalan, emeğini ve onurunu sessizce taşıyan insanların…
Kitaptaki sekiz öykünün ortak noktası “insanlık”. Büyük idealler, büyük devrimler yok burada; yalnızca küçük hayatların, küçük sevinçlerin ve derin acıların içtenliği var.
Yazarın dili ne kadar sade olsa da, anlattığı duygular o kadar evrensel. Yorgun bir işçinin iç çekişiyle, bugün metropolde kaybolmuş bir insanın iç sesi aynı yerden gelir. Okurken zaman zaman durup düşünüyorsunuz: “Bu insanlar gerçekten mi yaşadı, yoksa hâlâ aramızdalar mı?” Çünkü Tajovský’nin öyküleri, geçmişe ait değil, bugüne sessizce sızan bir vicdanın yankısı.
Benim için Maco Mlieč, bir dönemi anlatan bir kitap olmanın ötesinde, “insan kalabilmenin” kitabı. Ne yargı var içinde ne romantikleştirme. Yalnızca sade bir gerçeklik: Alın teri, yaşlı eller, nasırlı kalpler, suskun gururlar. Kitabı bitirdiğimde kendimi