"MERİ"
"Onu mu anlatayım? Ne söylesem az kalır. Benim de vicdanım çok yaralı. Canım yanmaz mı kardeşim, o benim de çocuğumdu. Bazen düşünürüm, o talihsiz gece yaşanmasaydı şimdi boyu posu atmış olurdu. Düşünürüm elbet sesi, gözleri, saçları neye benzerdi diye. Elden ne gelir ki, ben de suçluyum elbette. Geçmişi değiştirmeye kimin gücü yeter ki?"
Rüzgârın hiç dinmediği bir ada düşünün. O rüzgâr sadece saçlarınızı dağıtmakla kalmaz, hafızanıza da işler, dilinize de. Eser, böyle bir coğrafyada başlıyor: Rüzgârın, söylentilerin ve suskunluğun kol gezdiği bir adada.
Meri... Kimine göre masum bir kız çocuğu, kimine göre baştan çıkarıcı bir kadın. Keçi çobanı Deli Garip onu hangi gözle görüyor? Asker Faysal'ın kör tutkusu nereye sürüklüyor herkesi? Mahpus Yunus'un gizli yarası hangi gecede kanıyor yeniden? Meyhanelerde fısıldanan dedikodular, kahvehanelerde şekillenen söylentiler...
Yazar, Meri'nin hikâyesini tek bir ağızdan değil, adanın tüm sakinlerinin dilinden aktarıyor bize. Her anlatıcı, Meri'de kendi arzusunu, kendi korkusunu, kendi hayalini görüyor. Meri âdeta bir ayna; ama bu aynaya bakan herkes kendi yıkımıyla yüzleşiyor.
Kitap, yalnızca bir kadının hikâyesi değil. Meri'nin bedeni üzerinden kurulan iktidarlar, devletin sert yüzü, göçün acımasızlığı, mahpusluğun çaresizliği... Yazar, bireysel tutkularla toplumsal çöküşü iç içe geçirirken bizi de bu karmaşanın tam ortasına bırakıyor.
Aşk ile şiddet, inanç ile ihanet arasındaki ince çizgide ilerleyen anlatı, bir adanın suskun hafızasında yeniden kurulan bir yaşamın izini sürüyor. Meri'nin gerçekliğinden kimse kendini uzak tutamıyor; biz de öyle.
Yazarın bu kitabında farklı bir anlatım dili tercih ettiğini belirtmek gerek. Parçalı anlatı, çok seslilik, söylenceyle gerçeğin iç içe geçtiği bir doku... Meri, bizleri