Mutluluk Onay Belgesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
386
Gösterim
Adı:
Mutluluk Onay Belgesi
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9759969455
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Kitap
‘’Bura’’da kimse yok mu !
Öteki, beriki, biz, siz, onlar, hepimiz ‘’ora’’ dayız.
Mutluluğunu / öfkesini başkalarına onaylatmaya kalkan herkes, ‘’bura’’ yı terk edip, bir başkası olarak ‘’ora’’ya, sanal aleme iltica ediyor.
İnsanoğlu, 19.yüzyılın teknolojisine uzuvlarını kaptırdı.21.yüzyılın teknolojisine ise duygularını ve benliğini kaptırıyor.
Dünya başkalaşıyor, değişiyor.Gündelik hayatın dijital kültüre yaslanan değişimini, öyküler üzerinden idrak etmek isteyenler için:
Her günü bir ölçek Mutluluk Onay Belgesi.
Fatma Barbarosoğlu’nun kaleminden ‘’Sanal Cumhuriyet’in yalnız vatandaşlarını okumak, kalbinize, aklınıza, fikrinize iyi gelecek.
Edebî dile olan uzaklık ve sürekli aynı mevzuların dönüyor olması hasebiyle devam etmemeyi tercih ettim. Okuyucusuna bir şeyler katacak bir eser olduğunu da düşünmüyorum maalesef..
200 syf.
Kitapta anlatılmak istenen değerlerimize ne denli yabancılaştığımızdır. .
O kadar yabancılaştık ki kendimize mutluluğumuza bile kendimiz karar veremez olduk. .
Hep bir onaylanma beklentisi içinde geçiyor ömrümüz gerekirse bunun bedeli insanları mağdur etmek olsa da. .
Belki en çok ihtiyacımız olan şey bir Hızır'ın bizi bu kapladığımız gafletden, kabustan uyandırması. .
Farkında olmadan kapılıp gidiyoruz. .
Ve bu hayatta hep çözüm odaklı bakan insanlar başkalarının mutluluğuna vesile olurlar. .
200 syf.
·5/10
Fatma Barbarosoğlu ismini herhalde ilk kez Yeni Şafak’taki köşesinde görmüş olmalıyım. Köşe yazılarında değindiği sosyal meseleler, herhalde sosyoloji birikiminin de etkisiyle, başka biri tarafından dile getirilse bu kadar düşündürücü olmazdı. Yazarın sosyal meseleler karşısındaki hassasiyetinin benim açımdan en güzel meyvesi ise Nihayet dergisi oldu. “Bilgiye doymuş bir dünyada yaşama sanatı” alt başlığıyla çıkan dergi, atık bilincinden kütüphanelere, fotoğrafçılıktan kamusal alanda erkeklere kadar çeşitli konuları İslami hassasiyetler ve sosyolojik bir çerçeve içinde ve popüler kültüre kurban edilmeden ama üstenci de davranılmadan yaklaşık iki buçuk yıl boyunca yayımlandı. Her sayısını okuma fırsatı bulamamış olsam da, okuduğum sayılardan yalnızca çok şey öğrendiğimi değil, aynı zamanda hayatım üzerine düşünecek, sosyal anlamda farklı davranış kalıpları geliştirecek fırsatı bulduğumu da ifade etmek isterim. Üzerine düşündüğüm, davranışlarımı gözden geçirme fırsatı bulduğum alanlardan biri de sosyal medya kullanımı olmuştu. Nihayet dergisinde sosyal medyanın iletişime ve mahremiyete olumsuz etkileri çeşitli yönlerden farklı sayılarda ele alınmıştı. Bazı noktalarda yazarları fazla endişeli bulduğum zamanlarda dahi zaman içinde bu endişenin yersiz olmadığını görmeye başladım. Sosyal medyanın ele avuca sığmazlığı, bütün hanelere davetsiz misafir misali girişi, toplumsal dinamiklerin ve geleneksel yaşamın getirdiği kaidelerin elektronik devrelere işlemeyişi bize düşündüğümüzden çok daha fazla zarar veriyor. İşte tam da bu noktada, Barbarosoğlu’nun Mutluluk Onay Belgesi büyük bir boşluğu dolduracak gibi görünüyordu. Sosyal medya ve genel anlamıyla teknoloji henüz bilim kurgu/polisiye dışı Türk edebiyatına tam olarak girebilmiş değil görebildiğim kadarıyla. Elbette telefon görüşmeleri, belki arada sırada sosyal medya ile ilgili satır arası bahisler var(dır); ancak henüz sosyal medya veya teknolojik bir ögeyi merkezine alan eserlerin edebiyatta olağan karşılandığı bir döneme girmediğimizi düşünüyorum. Bunun sebeplerinden birinin ağırbaşlı diyebileceğimiz edebiyatın bu gelir-geçer, hafif ve çoğu zaman ciddiyetsiz bir ortamı nasıl ele alacağını bilemeyişi ya da ele aldığında dahi yakışıksız durması olduğunu düşünüyorum. Bir romanda “slm nbr” gibi bir ibare görsek ya da “Onur o gün profil fotoğrafına yüz on iki beğeni almanın mutluluğunu yaşıyordu.” gibi bir cümle; bunlar şimdilik belki de sadece yaygınlaşmadığı için, belki de düpedüz yavanlığından, yabancı ve amatörce geliyor kulağa. Bu sebeplerden dolayı, Fatma Barbarosoğlu gibi bu konulardaki hassasiyetini daha önceden bildiğim bir yazarın sosyal medya ve teknolojinin insanın hayatını nasıl da değiştirdiğini irdeleyen bir hikâye kitabı çıkarması beni açıkçası heyecanlandırdı. Üstüne üstlük kitapta aynı zamanda hikâyelere okurlarından gelen sonlara da yer verdiğini duyunca daha da çok sevindim. Sanırım bu yönüyle kitap bir ilki temsil ediyor. Bu kitap aynı zamanda yazarın okuduğum ilk kitabı olması hasebiyle de ayrı bir yerde duracaktı tabii. Ancak o yer tahmin ettiğim gibi bir yer çıkmadı. Anlatayım.

Yaklaşık iki yüz sayfalık kitabın yarısı Barbarosoğlu’nun hikâyelerinden oluşuyor. Toplamda 9 adet hikâye var bu kısımda. Her bir hikâyede sosyal medya belki de sıradan sayılabilecek bir hikâyenin bir yerinden akışa çoğu zaman abartılı bir şekilde dahil oluyor ve hikâyeler sıradanlıklarını kaybedip farklı yerlere ilerliyorlar. Kitabın ilk hikâyesi Cennetlik Arkadaşımız İçin Plaket Töreni güzel bir açılış hikâyesi. Okuru kitaba fazla yabancılaştırmadan kitabın dünyasına doğru yavaşça çekiyor. Ancak nedense bu yumuşak çekim ikinci hikâye olan Yumruk Yumruğa’da sert bir itişe dönüşüyor. Kitaba yabancılaşmanın da bu hikâyede başladığını düşünüyorum. Bir konferansta başlayan hikâye, bir konuşmacının elini yumruk şeklinde yapması ve bu yumruğun medya aracılığıyla küresel yumruk çılgınlığına malzeme edilişini anlatıyor. Kötü bir fikir değil bu elbette; ama ya hikâyenin ulaştığı absürd noktadan dolayı ya da anlatımdaki acelecilik nedeniyle hikâyenin dünyasına giremedim. Bu hikâye ve ilerleyen hikâyelerde buna benzer sebeplerden ötürü bir pişmemişlik sezdim; bir kitap içinde değil de bir köşe yazısı olarak okuyabileceğim hikâyeler gibiydi buradaki çalışmalar. Bu bağlamda, yazarın geçenlerde kendisi hakkında şaşkınlıkla paylaştığı “romanlarında köşe yazılarındaki tadı alamadım” eleştirisini yapan eleştirmen sanırım bu kitabı pek beğenecektir. Çünkü ben bu hikâyelerde tam da yazarın köşesinde paylaştığı yazılardaki tadı aldım. Özellikle birinci kişi anlatıcının bulunduğu hikâyelerde bunu daha çok hissetmek mümkün. Ancak bunun bilinçli yapılan bir tercih olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bunun ilk sebebi, kitabın ilk kısmından sonraki yazıda yazarın bu kitabı “… orta öğretim Türkçe/Edebiyat dersi öğretmenleri ve öğrencileri için bir yol haritası; sosyal bilim okuyan üniversite öğrencileri içinse yaşanılan hayatın tanıklığını tasvir etmek noktasında bir örnek oluşturması amacıyla…” planladığını söylüyor. Ancak tercihin bilinçli olduğunu, yazar ve kitabı hakkında HECEÖYKÜ’nün 88. sayısında yer alan Alpay Doğan Yıldız imzalı “Gündelik Hayata Öykücü Dikkati: FATMA BARBAROSOĞLU’NUN MUTLULUK ONAY BELGESİ” isimli incelemede iyice anlıyorum. Şaban Sağlık’ın değerlendirmesine yer verilen makalede, yazarın hikâyeleri için “Rûznâme” (Günlük) terimini kullandığını öğreniyoruz. Bu önemli bir bilgi; çünkü günlük ile hikâye, tanımları sebebiyle ayrı noktalarda duruyorlar. Yukarıda olumsuz olarak belirttiğim kimi hususlar, kitabı “günlük” olarak değerlendirdiğimiz takdirde ortadan kaybolacaktır. Şahsen bir günlükten beklentim, hikâyeden bekleyeceğim yüksek edebî tatminden ziyade günlüğü yazan kişinin hayatına, aklına ve kalbine açtığı penceredir.

İnceleme yazısında altını çizdiğim bir başka önemli nokta ise, benim de hissettiğim üzere, hikâyelere sosyal medyanın girer girmez hikâyelerin hızlanması ve daha farklı bir kıvama bürünmesi. Hikâyelere yabancılaşmamın bir nedeni de buydu. İncelemenin devamında da bu hususa tekrar dikkat çekilirken, “Yazar bazı hikâyelerde, hikâyenin başında okuru öyle bir öykünün içine çekiyor ki kurgunun söz konusu öyküyü bırakıp başka tarafa yönelmesini okur hüzünle kabullenmek zorunda kalıyor.” deniliyor. Edebî eserlerin bu tip rahatsızlıklar vermesi, anlatılanın etkisini artırmak amacıyla tercih edilebilir bir yöntem; zaten eserlerin toz pembe olması daha büyük bir eksiklik olacaktır. Ancak yazar bu rahatsızlıkları, başka şeylerle telafi etmekle de mükelleftir diye düşünüyorum. Meselâ çözüme kavuşmayan bir hikâye yazılabilir, okuru rahatsız edecek bir noktada hikâye bitirilebilir. Ancak eğer bunu yapmanın tematik bir motivasyonu yoksa, yazar sadece eksik bir hikâye yazmış olacaktır. Mutluluk Onay Belgesi’nde de, aşırı hızlanan ya da belli bir istikamette ilerlerken sert bir dönüş yapan hikâyeler, rahatsız edicilik amacına ulaşsa da, bir yandan da çekiciliğini ve gerçekçiliğini yitiriyor. Şimdi bir önceki paragrafa dönersek, burada yazarın hikâyeleri için kullandığı Rûzname teriminin boşa çıktığını görüyoruz. Yazar, bir televizyon programında kendi içinde numaralı bölümlere ayrılmış bu öykülerin ilk bölümlerinin tamamen gerçek hayattan gözlemlerini yansıttığını söylemişti. Bu ilk kısımlar gerçekten de “Rûzname” niteliği taşısa da, sonraki hayalî kısımlar ile bu “Rûzname”lerin uyumsuzluğu neredeyse birkaç paragraftır anlatmaya çalıştığım “pişmemişlik”in temelini oluşturuyor. Bu kapsamın dışında kalan ve sadece “Rûzname” diyebileceğimiz birkaç hikâye de var kitapta. Buralardaki sorun ise gerçekliğin kurguya kıyasla daha gevşek yapısının hikâyelerin kurgulanmış diğer kısımlarına da aksetmesi. Ancak bu hikâyelere “Rûzname” olarak bakacak olursak bu eleştirinin de herhangi bir yeri yok.

Bu kitaptan beklentim neydi diye sorarsanız, bunun cevabı da yine kitap içinde mevcut. Ama bu örnek, kitabın -maalesef- son hikâyesi olan Sen, Ben, Cep Telefonu, Bir de Kahve. Hem sade bir anlatımla sarsıcı bir kurgu inşa edilmiş, hem rûzname-hikâye uyuşmazlığı neredeyse yok, hem de hikâye yukarıda bahsettiğimiz sert virajı okura hiç hissettirmeden geçebiliyor. Bir kitabın sonunda kitabın ne kadar iyi olabileceğini görmek maalesef üzücü. Bu buruklukla kitabın ilk kısmını bitirdikten sonra, kitabın ne kadar farklı olabileceğinin cevabı ikinci kısımda verilmeye devam ediliyor. Barbarosoğlu, ilk kısımdaki hikâyelerin ilk kısmını köşesi üzerinden okurlarla paylaşmış ve okurlar da hikâyenin devamını biçmişler. Barbarosoğlu’nun okurların ilgileri ve yazılan sonlarla ilgili değerlendirmeleri kayda değer. Mesela zengin görünümlü ve görgüsüz bir kadının hikâyesine ilgi çokken (bu ilginin aynı zamanda önyargı ve kınama hevesimizin çokluğundan olduğunu da düşünmeden edemiyorum) fakir ve çeşitli zorluklarla mücadele eden bir kadının hikâyesi pek ilgi çekmemiş. Hikâyelerin ilk kısımlarını Barbarosoğlu’nun nereden kestiğine bakınca, burada yazarın okurlarına iyi bir edebî alıştırma sunduğunu görüyoruz. Bazı hikâyeler devamı güzelce getirilebilecek noktalarda kesilmişken, bazı hikâyeler sonrasında ne yazılabileceğine karar verilemeyen noktalarda kesilmiş. Artık hikâyelerin tamamını okumuş olduğum için bu alıştırmalar üzerimde pek etkili olmayabilir ama yine de denemeyi düşünüyorum.

Okurların hikâyelerine gelirsek, öncelikle genel olarak güzel bir seçim yapıldığını söyleyebiliriz. Hem çeşitlilik yansıtılmaya çalışılmış hem de özenilmiş işlere yer verilmeye çalışılmış. Belki de hikâyenin sonunu yazın dendiği için, çoğu devam kısmında hikâye alelacele bir kurgu oyunuyla nihayete erdirilmiş. İçlerinden bazıları Fatma Barbarosoğlu’nun yazdığı hikâyelere üslûp açısından çok benzerken, bir öykü atölyesinden gelen sonlar ağdalı dilleriyle dikkat çekiyor. Sırf insanların hikâyeleri kavrayışlarındaki çeşitliliği gözlemleyebiliyor olmak dahi bu ikinci kısmı çok değerli kılıyor. Ayrıca yazının sonuna gelirken belirtmeden geçmemem gerekir ki kitapta yer verilen epigraflar da içerikle muhteşem bir uyum sergiliyor ve kitabın düşünsel çerçevesini genişleterek okura bir okuma listesi de sunuyor. Hazır konu değişmişken bir daha değiştireyim ve kitabın kapak çalışmasının da çok hoşuma gittiğini belirteyim.

Özetleyecek olursak, Fatma Barbarosoğlu’nun bu kitabından buruk bir tatla ayrıldığımı ifade etmek durumundayım. Güzel fikirler ve mesajlar içeren hikâyeler olmalarına karşın, hikâyelerin aktarımı konusunda çok sıkıntılı bir kitap Mutluluk Onay Belgesi. Ne Rûzname kalabilmiş, ne hikâye olabilmiş gibi geliyor bana buradaki hikâyeler. Yazıyı tamamlamak için kitabın en beğendiğim parçasını buraya aktarmam yerinde olacaktır: “Kime söyledim. Hiç kimseye. İçime içime. Baktım içim doldu. Dolmasın dedim. Neticede atalarım istiridye değildi. İçime attıklarımdan inci çıkarabilecek kapasitem yok.” Ben galiba o inciyi arıyordum. Bulamadım.
Şimdilerde gençler hoşlanmayı sevgi sanıyor. Hoşlandığın şeyden bir bakarsın hoşlanmaz olmuşsun. Sevgi öyle değildir. Sevilenden vazgeçilmez.
Çocukken bize ayak altında durmayın diye kızarlardı. Şimdi tam ayak altındayım. Ne ki çocuk değilim. (Değil miyim?)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mutluluk Onay Belgesi
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9759969455
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Kitap
‘’Bura’’da kimse yok mu !
Öteki, beriki, biz, siz, onlar, hepimiz ‘’ora’’ dayız.
Mutluluğunu / öfkesini başkalarına onaylatmaya kalkan herkes, ‘’bura’’ yı terk edip, bir başkası olarak ‘’ora’’ya, sanal aleme iltica ediyor.
İnsanoğlu, 19.yüzyılın teknolojisine uzuvlarını kaptırdı.21.yüzyılın teknolojisine ise duygularını ve benliğini kaptırıyor.
Dünya başkalaşıyor, değişiyor.Gündelik hayatın dijital kültüre yaslanan değişimini, öyküler üzerinden idrak etmek isteyenler için:
Her günü bir ölçek Mutluluk Onay Belgesi.
Fatma Barbarosoğlu’nun kaleminden ‘’Sanal Cumhuriyet’in yalnız vatandaşlarını okumak, kalbinize, aklınıza, fikrinize iyi gelecek.

Kitabı okuyanlar 68 okur

  • Nurr
  • Eyüp
  • Şehide baz
  • Kübra Nur
  • Hacışirin
  • Ömer Sami gürcan
  • ahmet hamdi
  • Ş.
  • Sultan irez
  • Hatice Selva Hazine

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%10 (2)
9
%10 (2)
8
%20 (4)
7
%30 (6)
6
%0
5
%5 (1)
4
%10 (2)
3
%5 (1)
2
%10 (2)
1
%0