Karanlık Prensim
Bu kitabı elime alırken beklentim çok yüksekti, çünkü serinin önceki kitabını severek okumuştum ve en çok merak ettiğim karakter Oliver’dı. Açıkçası “yaralı erkek” temasına zaafı olan biri olarak bu kitap beni daha en başından yakaladı. Hele ki Oliver gibi dışarıdan bakıldığında umursamaz, sarkastik ve hayatı ciddiye almayan bir karakterin aslında içinde ne fırtınalar kopardığını görmek… işte tam da sevdiğim şey.
Oliver’ın geçmişi, yaptığı hatalar ve o hataların altında ezilerek yıllarca bir yalanın içinde yaşaması gerçekten etkileyiciydi. Onu okurken çoğu zaman kızmam gerekirken kızamadım. Çünkü yaptığı şeyler ne kadar yanlış olursa olsun, o yaşta verdiği kararların arkasında vicdan, korku ve çaresizlik vardı. Bu da karakteri benim gözümde daha gerçek ve daha “insan” yaptı.
Briar ile olan ilişkileri ise kitabın en güçlü ama aynı zamanda en problemli tarafıydı. Çocukluk arkadaşlığından aşka dönüşen o bağ, yıllar sonra yeniden karşılaşmaları ve yarım kalmış bir hikâyenin tamamlanma ihtimali… bunlar gerçekten çok güzel işlenebilecek detaylardı ve yer yer de çok güzel hissettirdi. Özellikle geçmişe dair kısımlar ve aralarındaki o duygusal bağ beni fazlasıyla içine çekti.
Ama… işte o “ama” kısmı benim için kitabın kırılma noktası oldu.
Briar karakteriyle bir türlü bağ kuramadım. Yaşadıkları, ailesi, travmaları elbette çok ağırdı ve bu yönüyle empati kurmak mümkün. Ancak hafızası geri geldikten sonra verdiği tepkiler bana çok tutarsız geldi. Oliver’la yüzleşmek, gerçekleri öğrenmek yerine daha çok fiziksel çekim üzerinden ilerleyen sahneler görmek beni hikâyeden kopardı. Oysa ki bu kadar geçmişi olan iki karakter arasında çok daha derin, çok daha sert yüzleşmeler okumayı beklerdim.
Bir diğer konu ise kitabın yer yer gerçeklikten kopmasıydı. Sürekli arzu,