"ÖFKE"
"Hayatta nefes aldığın sürece sevip sevilebilirsin. Bana sevmek mi sevilmek mi dersen, sevmek derim. Çünkü sevilmek gizli bir bencillik taşır yürekte. Sevmek için bir şey beklemezsin ve bir nedeninde olmaz. Bu yüzden kendine haksızlık etmeyi bırak. Gidenlerin hangi sebepten gittiğini gör ve bunun için gerçekten üzülmen gerekiyor mu ona bak..."
Bazı hikâyeler vardır, başta masum bir oyunla başlar, ama sonrasında bizleri karanlığın en derin noktalarına sürükler. Eser, tam da böyle bir hikâye bu: gizem, gerilim ve gençlik cesaretinin sınandığı bir labirent.
Oğuz, zekâsı ve strateji yeteneğiyle dikkat çeken bir öğrenci. Onun bu özelliği, sınıf arkadaşı Merve'nin ilgisini çeker ama aynı zamanda bir tür rekabete de dönüşür. Merve'nin “cesaret oyunu” olarak sunduğu teklif, ikilinin hayatını tamamen değiştirecek bir başlangıca dönüşür. Plan, basittir: okulun bodrum katındaki karanlık kazan dairesine gidip borulara el izi bırakmak. Ancak işler hiç de planlandığı gibi gitmez…
Saat henüz 12:00 bile olmadan, kendilerini kilitli bir odanın içinde bulurlar. Ve bu sefer oyun değil, gerçek bir hayatta kalma mücadelesidir bu. Ne cep telefonu çeker, ne de bağırmak bir işe yarar. Sessizlik ağırdır, karanlık boğucudur. İçeri bırakılan su ve yiyeceklerle beslenmeleri sağlansa da, bu onların orada ne kadar süre kalacaklarını bilmemeleri gerçeğini değiştirmez. Dahası, Oğuz'un bir çocuk cesedine benzettiği karartıyı görmesiyle işler daha da korkunç bir hâl alır.
Kim koymuştur onları bu odaya?
Bu bir şaka mıdır, yoksa planlı bir esaret mi? Oğuz gördüğü şeyin üstünü örterken aslında neyi saklamaktadır?
Ve asıl soru: bu odadan çıkabilecekler mi, yoksa bir başkasının oyununda piyon olmaya devam mı edecekler?
Bu hikâye yalnızca bir gerilim kurgusu değil; ergenliğin hırs, cesaret,