Schopenhauer'ın Hikmet-i Cedîdesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
390
Gösterim
Adı:
Schopenhauer'ın Hikmet-i Cedîdesi
Sayfa sayısı:
139
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054639748
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çizgi Yayınları
Baskılar:
Schopenhauer
Schopenhauer
İbret Verici Bir Misal
"Biçare Beşir Fuad'ın geçtiğimiz günlerde aziz canına kıyması işte böyle Schopenhauerizm gibi dünyevi insanlık şartları ile asla tatbik kabul edemeyen hikmetler neticesidir. Yakında Beşir Fuad başlığıyla işbu zararlı hikmetin bir kat daha açıklamaları arz olunacaktır."
Ahmed Midhat
88 syf.
·6/10 puan
Osmanlı Devleti'nde Schopenhauer hakkında kaleme alınan ilk eserdir.

Ahmet Mithat Efendi, arkadaşı Nazım Bey'in tavsiyesi üzerine okuduğu Schopenhauer hakkındaki bir kitap üzerine bu eseri kaleme almaya karar vermiştir. Kitapta genel itibarıyla Schopenhauer'ın felsefî görüşlerine dinî dogmalar ile, filozofun hayata karşı karamsar bakış açısına karşı ''iyimser'' bakış açısı ile karşılık verilmiştir.

Zaman zaman Ahmet Mithat, Schopenhauer'un görüşleriyle alay etmiş zaman zaman da kendince bir hiddete gelmiştir.

Lâkin sıkı bir Schopenhauer takipçisi olarak beni bu kitapta en çok şaşırtan yazarın ikinci elden edindiği bilgilere sıkı sıkıya bağlanması oldu. Zirâ yazar, Schopenhauer’un kendi eserinde Dante'den alıntılayıp bahis açtığı bir konuyu, sözü; direkt Schopenhauer'a aitmiş gibi sunup bu iktibas üzerinden eleştiri yapıyor.

Düşünün ki bir filozofun felsefî anlayışını yazarken onun eserlerini okumayıp onun hakkında yazılan bir kitap üzerinden filozofu anlatmaya ve eleştirmeye kalkıyorsunuz. Büyük bir fikir izmihlâli!

Eserin bazı yerlerinde Ahmet Mithat Efendi, zamanı olmadığından, birçok işle uğraştığından ötürü büyük filozofu okuyamadığından dem vuruyor, ki haklıdır da. kendisi o dönem fikren geri kalmış halkı; çocuklar içini yazdığı okuma kitaplarından kadınlar için yazdığı süsleme kitaplarına varıncaya dek hemen her konuda eğitmeye çalışmıştır. Bu uğraşı şüphesiz ki takdire şayandır.

Fakat böyle büyük fikirleri eleştirebilmek, üzerlerin söz söyleyebilmek için bir dinî anlayışa sığınmaktan ziyâde hür fikirler ile filozofun karşısını çıkmak gerekir. Ve muhakkak ki filozofun kendi eserlerini ve özellikle temel eserlerini okumak gerekir.

Aksi takdirde alay edeceğim derken alay edilecek hale düşer insan, aman Allah!

Ruhun şâd olsun Ahmet Mithat.
"Bu dünyada huzur ve rahat mümkün olmadığına ve insan hayatının sırf huzur ve rahattan ibaret olacağı farz edilse onun bile insanı bahtiyar etmeyip can sıkıntısından insanı geberteceğine Schopenhauer cenapları güzelce kanaat eyledikten sonra..."
"İmdi şüphe yok ki,hemen her insanın nasibi çalışmak, üzülmek, zahmet çekmek, sefalete düşmekten ibaret oluyor.Fakat insanın her arzusu hemen vukuunu müteakip hasıl olursa hayat-ı beşeri ne ile dolduracaklar ve zamanı neye istimal edecekler?"
"Her zaman insan için bir miktar gam,keder,veyahut sefalet lâzımdır.Nasıl ki doğru ve mütevazin yürümesi için gemiye safra lâzım olduğu gibi."
Muhakkakat-ı maddiyeden olan şu hâli göz önüne getirince bizim bu alemde bir yerden diğer yere gider bir yolcu olduğumuz tahakkuk eder.
"Şimdi varız. Son nefesimizi verdiğimiz saatten itibaren bu alemden yine yok olacağız. Muhakkakat-ı maddiyeden* olan şu hali göz önüne getirince bizim bu alemde bir yerden diğer yere gider bir yolcu olduğumuz tahakkuk eyler."

*maddi kesinlikler
"Schopenhauer ne demiş? İsabeti varsa neresinde, hatası varsa neresinde?...
O! Durunuz bakalım! Herif tek bir söz söylemiş değil ki! Neler söylemiş, ne cevahirler yumurtlamış! Hem de sözleri sihir gibi tesirli! Böyle mühim bir adamın sözlerini iraddan evvel kendisini size güzelce tanıtmak lazımdır."
"Hasılı biz söyleyene bakmayıp söylenene bakmak hikmetindeydik. Vakıa bir hüküm vardır ki, o da; 'Kelamından olur malum kişinin kendi miktarı' suretinde nazmedilmiştir."
"Feylesofi en kadim şeylerdendir. Hatta zihn-i beşer ne zaman tefekküre başlamışsa feylesofinin dahi o zaman esası kurulmuş olduğu hükmedilebilir."
"Kardeşlik
Ahmed Mithad Efendi

“Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli.”

Her lisanda “hakikat” ve “mecaz” denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murat olunur. “Arslan” denildiği zaman o meşhur yırtıcı hayvan murat olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise mâna-i hakiki müteazzir olduğu zaman, yani kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhurunca “Hamamda bir arslan gördüm” demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.


Şu usul-i lisaniyeyi hatıra getirdiğimiz anda “Hristiyanlardan kardeş olur mu imiş!” diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz.

Bundan evvel müteaddid makalat-ı mahsusamızda demiş olduğumuz vecihle “reaksiyon” denilen aksü’l-ameli gözlerimizin önünden uzatmak mümkün olamayacağından bu hali de yeni hürriyet devrimizden mümkün değil memnun olmayanların himmetlerine haml etmek pek tabiidir. “kanun-i esasi ve hürriyet denilen şey Rum, Bulgar, Ermeni gibi Hristiyanlar ile kardeşlik akdetmek vesilelerinden tutturarak bizi onlara esir etmek demektir” sözünü sadedil olanlara ve işbu mekasıd-ı hürriyeti anlamak istidadında bulunmayanlara söyleye söyleye bu galeyanı hâsıl etmişlerdir. Buna “galeyan” demek işi izam sayılmaz. Zira birçok ahalinin bir cami-i şerifte toplanıp teheyyüçleri âsarını meydana koymalarına bundan başka hiçbir tabir bulunamaz. Allah razı olsun, kuzattan bir zat söz anlatıp galeyan erbabını teskin etmemiş olsa idi, iş daha ziyade büyüyerek hükûmetin kuvve-i tedibiyesine lüzum gösterecek dereceye varır idi.

Yalnız şunu düşünmek kifayet eder ki biz umumen istibdat altında inler iken bizi şimdi o korktuğumuza uğratmak tertibatı kurulmuş, hazırlanmış idi bile. Beyne’d-düvel husulü hâlâ Avrupa gazetelerinde söylenip duran “itilaf” işte bundan başka bir şey değildir. Anadolu’dan, Rumeli’den, daha birçok yerlerin Müslümanlarını Bulgaristan, Bosna, Hersek vesaire Müslümanları haline koymaktır. Bize nail olduğumuz hürriyeti verenler bu tertipleri bozmak için o fedakârlıkta bulunmuşlardır. Hristiyan vatandaşlarımız ile kardeşlik akdetmek bizi onlara esir etmek değil, bu esareti tertip eden hilelerden kurtarmak demektir. Fakat bu siyasi cihetleri bir tarafa bırakalım da şu Hristiyanlarla kardeşlik demek ne demek olduğunu lisan hükmüyle güzelce bir düşünelim.

Eski imlası “karındaş” olan bu kelimenin mânası, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münasebettir. Bu mânaya göre Hristiyanlar değil a Türkler bile birbirinin kardeşi olamaz. Hatta bir baba ve iki anadan veyahut iki baba ve bir anadan doğmuş olanlar bile tamamıyla kardeş olmayıp “üvey kardeş” sayılır.

Bu halde “müminler birbirinin kardeşinden başka bir şey değildirler” mânasındaki ayet-i kerimede görülen kardeşlik dahi hakiki bir kardeşlik değildir. Zira müminlerin kâffesi bir anadan, bir babadan doğmamışlardır. İşte hakiki mâna çıkarılamayacağı bu vecihle sabit olduktan sonra mecazi mânayı arayacağız. Şu mecazi kardeşler arasında bir münasebet, müşabehet, bir cihet-i camia arayacağız. Bu suretle bulacağız ki cümlesi bir dine salik olan adamlar bu cihet-i camiadan dolayı manen birbirinin kardeşidirler. Lisanımızda umumen “din kardeşi” tabiri ile bu meram ifade olunmuştur.

“Ermeni kardeşlerimiz” ve “Bulgar kardeşlerimiz” ve “Rum kardeşlerimiz” denildiği zaman evvela bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mâna-i hakikiyesiyle bir kardeşlik murat olunamaz. Zira dinlerimiz başka başka olduğu için burada “din” kelimesi bir cihet-i camia teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddia edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir ve ihya ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine’l-kadim duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı camia aramızda bir “kardeşlik” hâsıl eder de buna “öz kardeşlik” ve “din kardeşliği” diyemeyeceğimize mukabil “vatan kardeşliği” der isek kıyamet mi kopar? İşte mâna-i mecazi. Besbelli ki bu kardeşlik öteden beri kullanageldiğimiz “hemşehrilik” mânasınadır.

Bazı kısa akıllar ihtimal ki “Diyarbakır’daki bir Müslüman Üsküp’teki bir Bulgar’ın hemşehrisi olamaz” diye düşünsünler. Fakat Osmanlıları vatan kardeşi etmek için en kuvvetli cihet-i camia vardır ki o da Osmanlılıktır. “Osmanlı” demek “Osman’a tâbi olan” demek olduğuna göre, vaktiyle yüz milyon nüfus cem’ etmiş olan bu tabir bugün mecazi, gayr-ı mecazi, o miktarın sülsünü cem’ edemeyecek mi? cümlesi bir bayrağa, bir kanuna tâbi olan bu milyonlarca efradı bir “uhuvvet-i Osmaniye” cem’ eder. İşte aradığımız kardeşlik dahi budur.

Bu kardeşlik Osmanlılığın daha mebadisinde devletimizin temeli ile beraber sultan Osman tarafından tesis olunmuştur. İsminden dahi anlaşılacağı vecihle Gazi Mihal Bey Hristiyan olduğu halde Osmanlı serdarlarından idi. “Şu Mihal’i Müslüman etsene!” nasihatini verenlere “o benim kardeşimdir!” cevabini verdiği tarihlere yazılmıştır. Sultan Osman’dan daha ziyade Osmanlı olmak acaip olmaz mı?

Bu uhuvvet-i Osmaniye şer’-i şerife dahi muvafıktır. Zira hukuk-ı medeniyece gerek Müslim ve gerek gayrımüslim nazar-ı şeriatta müsavidir. Hakimü’ş-şer veyahut müftü, erbab-ı hukukun isimlerini, resimlerini sormaz. Davacılar her kim olursa olsun isimleri zeyd ve amd’dır. Hiçbir kimsenin hakkını diğerine bırakmaz. İşte bu hukuk-ı medeniyenin tesavîsi dahi bir cihet-i camiadır.
Bu davaların hadd-i zatında bizce vakıa bir ehemmiyeti olmayabilir. Zira bir küçük kısmın safderunlukları ve bazı fikr-i şeytaniyet sahibi reaksiyonerler tarafından iğfalleri sebebiyle şöyle bir eser-i taassup göstermelerine mukabil hakayık-ı şer’iye ve siyasiyeye vakıf büyük aksam mevcuttur. Fakat biçim için şu devr-i mesud-ı hürriyete girilmekten memnun olmayanlar dâhilde bulunduğu kadar hariçte de vardır. Hariçtekilerin mazarratı dâhildekilerin mazarratından kat kat ziyade olabilir. Bir surat-i âkilane ve kibaranede küşad edilen bu devr-i mesuda halisiyet-i tamme ile hayran olan medeniyetperverlere, “ne kadar aldanıyosunuz! Türkiye’de müsavat ha! İşte Hristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar. Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsali görüldüğü vecihle Hristiyanlar üzerine hücum bi’l-kuvve yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi mutaassıbane bir galeyandan başka bir şeye muhtaç değildir” derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahalı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli. Akıl ile, şer’ ile muvafık görmedikleri, anlamadıkları şeyleri gazetelere sorsunlar. Bütün âlem hain-i vatan kesilmiş değil a. müşkülleri derhal hallolunur da yar ve ağyara karşı gülünç olup kalmaktan halâs olunmuş olur."

* Ahmed Mithad Efendi’nin, Hürriyet’in (II. Meşrutiyet’in) ilanından iki ay kadar sonra, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 9869 no.lu, 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan yazısı

Kaynak: Fazıl Gökçek, Osmanlı Kapısında Büyümek – Ahmed Mithad Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006
Ahmet Mithat
Ahmed Mithad Efendi olarak kabul edilmedi.... Bir gazete yazısı olmasına rağmen kitap seçmeye zorlandım . . .

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Schopenhauer'ın Hikmet-i Cedîdesi
Sayfa sayısı:
139
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054639748
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çizgi Yayınları
Baskılar:
Schopenhauer
Schopenhauer
İbret Verici Bir Misal
"Biçare Beşir Fuad'ın geçtiğimiz günlerde aziz canına kıyması işte böyle Schopenhauerizm gibi dünyevi insanlık şartları ile asla tatbik kabul edemeyen hikmetler neticesidir. Yakında Beşir Fuad başlığıyla işbu zararlı hikmetin bir kat daha açıklamaları arz olunacaktır."
Ahmed Midhat

Kitabı okuyanlar 14 okur

  • Kitap kurdu
  • Mehmet Ali GÖK

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0