"ŞİŞEDEKİ GEMİ"
"Sarp gibiler cam şişelere hapsedilmiş gemilere benzer. Denize bırakıldığında suya temas edemezler. Bu yüzden dümenleri bir işe yaramaz. Dalgalar şişeyi nereye sürüklerse oraya giderler. Fırtınada diğer gemiler limana sığınabilirken, onların kaçabilecekleri bir yer yoktur. Açık deniz kaderleridir. Öte yandan, şişe seslerini duyurmalarını da engeller. Aynı şekilde, başka sesler de anlaşılmaz kelimelerdir onlar için."
Hayat bazen, en sarsıcı gerçekleri en savunmasız anlarımızda fısıldar kulağımıza.
"Şişedeki Gemi" de tam olarak bu fısıltıyla başlıyor. Bir kız çocuğu için annesi, dünyadaki en sağlam, en tanıdık limandır. Peki ya bu limanın derinliklerinde, dalgaların getirip kıyıya bıraktığı, hiç bilinmeyen bir sır saklıysa?
Eser, bizi bir aile hikâyesine, bir insanın kendi geçmişi ve duygusal sınırlarıyla yüzleşmesine götüren, derinlikli ve psikolojik açıdan yoğun bir roman.
Damla, annesi Sertap’ın pankreas kanseri teşhisiyle sarsılırken, hayatının temel taşlarını sarsacak bir sırrın varlığından habersizdir.
Babasının nöbeti devralmak için gittiği gün, anne ve babasının geçmişine dair gizli bir konuşmaya tanık olur. Bu an, Damla’nın zihninde dönüp duran sorulara dönüşür ve annesine yıllardır sakladığı gerçeği sorduğunda, geçmişin gölgeleri bir bir ortaya çıkar. Sertap, gençliğinde büyük bir aşkla evlenmiş, ancak oğulları Sarp’ın Asperger Sendromu teşhisi ve yaşanan aile travmalarıyla hayatı tamamen değişmiştir.
Sarp, hikâyenin en kırılgan karakteri olarak karşımıza çıkar. Küçük yaşta ölen ablası, babasının ortadan kayboluşu ve annesinin yaşadığı yıkım, Sarp’ı bir bakım evine sürükler. Yazar, Sarp’ı “şişedeki gemi”ye benzetir:
Damla’nın yolculuğu ise sadece annesinin geçmişini öğrenmek değil; kendi kimliğini, özgürlüğünü ve geçmişin gölgeleriyle