Kitabın akıcılığı çok güzel. Bir hikayeyi bitirdiğinizde diğerini merak ediyorsunuz ve bu böyle devam ediyor. Hikayelerin sonları bana alışılmışın dışında geldi ve hoşuma gitti. Yazar karakterlerin iç dünyasını çok iyi anlatmış. Hikayelerde sıradışı hikayeler, yani okumanızı öneririm :)
Kitap yazarin hikayelerinden olusuyor.Hayat-ı şikeste,sade bir şey,solgun demet ve kırık oyuncak en beğendiklerim oldu.Cok guzeldi diyemem.Yalniz fazlaca oz Turkçe kelimeler kullanmaya calismis bu da yer yer anlatimi sekteye ugratip kompozisyonu bozmus.İyi okumalar
Her şeyden önce belirtmek isterim,küçük hikaye yazımı yazar sayesinde edebiyatımıza yerleşmiş ve gelişmiştir.
Yazar,romanlarındaki kişileri yalıda yaşayanlardan,aydın kesimden vb sınıftan seçerken hikâyelerinin çoğunda kişilerini halktan seçer.Halkın yaşayış biçimine göre,adetlerine göre hikâyelerini oluşturmuştur.Biri zenginleşirken diğeri fakirleşen, iki saatçi kardeşin hikâyesi olan Sade Bir Şey,İzmir’de geçen ve fakir bir ailenin kızı olan ve çocukluğunda mahallenin çocuklarını oyalamak için daha sonra bütün komşuların hizmetini görmek için mahallelinin çağırdığı Şerife’yi anlatan Mahalleye Mevkuf hikâyeleri,yazarın hikayelerindeki karakterlerini halktan seçmiş olduğuna birer örnektir.Mösyö Kanguru hikâyesi ise Türk olmayan bir çevreye ait kişiler üzerine yazılmıştır,öyküdeki hadiseler de yurtdışında geçer.Mösyö Kanguru fiziksel görünümü çirkin olan birinin iç dünyasını, yaşadıklarını anlatır.Çirkinliğin çocukluğundan beri hayatına etkisini işler.Çocukluk yıllarında arkadaşlarınca Bay Kanguru lakabı verilen,aile ve çevresine düşmanlık besleyen,evden kaçan,çirkinliğinden dolayı sirkte çalışmaya karar veren,kendini bu yolla saklayan bir adamı anlatır.Gerçek yaşamdaki türlü eksikliklerini,mahrumiyetlerini sanatıyla kapatan bu adamın hikâyesi acıklıdır.Yalnız,hiç kimseyi sevmeyen,hiç kimse tarafından sevilmeyen bu adam iki hayat kurar; Makyajıyla,sahnedeki başarısıyla var olduğu hayat ve gerçek hayatı.Yaşadığı bir olayla onca zaman sanat ve gerçek hayatı ayrı olan adamın artık iki hayatı birbirine karışır.Psikolojik tahliller üzerine kurulu bir hikâyedir.
Hikayelerindeki konular gözlemlerinden oluşur.Yazar, romanlarında yapı olarak bir çerçevede kalır.Mai ve Siyah’ta bir sanat çevresini ,Aşk-ı Memnu’da İstanbul’un varlıklı kişilerinin bulunduğu çevreyi,Kırık
Zor bir eser, zamana yaydım ve beni yordu. Kesinlikle sakin ve sessiz bir ortamda okunmasi gereken bir yazar aksi takdirde odaklanamiyorsunuz kitaba... gerçek bir klasik.
Halid Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünûn ve cumhuriyet dönemi Türk romancı ve yazardır. Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.
Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.
İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.
Milli mücadele döneminde genellikle Ahmet Cevdet’in İkdam Gazetesi’ne yazılar gönderdi. Çoğunlukla dil ve edebiyatla ilgili yazılar yazdı.
Cumhuriyet döneminde kendisini tamamen edebiyata verdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin şekillenmesini uzaktan izledi ve fazla eser vermedi.
1930’larda yazı hayatına büyük bir canlılıkla döndü. Cumhuriyet ve Son Posta gazetelerinde yazıları yayımlandı. Özellikle hatıra tarzında yazılarıyla edebiyat dünyasında aktüel bir isim haline geldi.
Dil devrimi’ne gönülden inanan yazarın I. Türk Dili Kurultayı’nda (26 Eylül 1932) sunduğu, Türkçenin geçirdiği evreleri ve dil sevgisini sanatkârane bir üslûpla dile getiren bildiri çok ses getirdi.[3] Bazı eserlerini sadeleştirdi ve Latin harfleriyle yeniden yayımladı.
1937’de Tiran elçiliğinde görevli oğlu Halil Vedat’ın 33 yaşında intihar etmesi üzerine büyük bir yasa girdi. Acısını, yazmakla hafifletmeyi seçti. Her türlü tedaviyi reddettiği uzun bir hastalığın ardından 27 Mart 1945’te öldü. Bakırköy mezarlığında oğlu Halil Vedat’ın yanına gömüldü.