Herkese merhabalar, bugün size içimi burkan, yüreğimi evirip çeviren şahane bir öykü kitabından bahsedeceğim. Yalnızlık, yabancılaşma, içsel boşluklar… Her öyküde, bir parçamın kaybolduğu bir başka karakterin izini sürdüm. Öykü kitaplarını çok severim; her birinin içinde, başka başka kalp atışları vardır. Gelgelelim, itiraf edeyim, güzel öykü yazmak, insanın içinden taşanları kelimelere zarifçe sığdırmak öyle kolay iş değil. Yazarımız da bunu gayet güzel başarmış; okuyucuyu boğmadan, olay örgülerinin kusursuzluğuyla bizlere keyifli bir yolculuk sunmuş.
Kitabın beni en çok etkileyen diğer tarafıysa, her öykünün sonunda bıraktığı o yarım kalmışlık duygusu. Sanki bir şey eksik kalıyor, sanki yaşam dediğimiz şey bir noktada duruyor. İşte bu duruş, bir anlamda hayatın kendisini yansıtmıyor mu? Kimimiz hep bir adım geride kalırken, kimimiz sonsuz bir bekleyişin içinde buluyor kendini.
Kitap on tane öyküden oluşuyor. Özellikle "Deli" ve "Son Tren" öyküleri beni bambaşka yerlere götürdü. Her ikisinde de yalnızlığın, içsel boşluğun ve çaresizliğin izlerini sürerken, yazar bir yandan da toplumun getirdiği sınırlarla mücadele eden karakterlerin hikayelerini açığa çıkarmış.
Sade ama bir o kadar da etkili bir dille; o karakterlerin kalp atışlarını, korkularını, arzularını hissettiren bir atmosfer yaratmış. Kitabı bitirdiğimde, bir kez daha düşündüm: İnsan olmak ne kadar zor, ama bir o kadar da kıymetli... Eğer siz de kısa ama düşündürücü bir okuma arıyorsanız, bu kitap tam size göre! Kitapla kalın dostlar.
#alıntı
"Evlerimiz ve işlerimiz arasındaki yoldan ibaret yaşamlarımız; iyi olan her şeyden mahrum bırakılmıştı. Nefes alacak tek bir boşluk, ışık görecek ufak bir penceremiz kalmamış; çarpık bir eşitsizlik sarmalında hunharca öğütülüyorduk. Mahkum edildiğimiz bu umutsuzluk,